• Sabahattin Ali'nin benim için özel bir yeri vardır. Türk edebiyatına ilgi duymamı ve barışmamı sağladığı gibi yazdıklarını okudukça, yaşamına dair birikim yaptıkça yeri daha da pekişti. Sadece bir yazar değildir Sabahattin Ali benim için, ileri görüşlü bir aydın, bir düşünür ve hepsinden öte müthiş bir gözlemcidir ve bu gözlemlerini yine muhteşem bir dil ile aktarabilmiştir. Ne yazık ki sıkıntılar ile geçen ve erken bir şekilde sonlandırılan yaşamı daha nice eserlerinden bizleri mahrum bırakmıştır. Onun eşine ( yazıldığı dönemde nişanlısı ) yazdığı aşağıdaki mektup sanki insanlığa yazılmıştır ve duygu ve düşünceleri itibari ile benimle fazlaca örtüşmektedir.

    28/02/1935
    Herkeslerden sevgili Aliye,

    İnsanların hepsi bir değildir. Senin anlattığın Selma'nın nikahlısı gibi insanlar da bulunur. Viyolensel hikayesindeki gibi insanlar da. Ben kendim iyi insan olmağı isterim, fakat kötü olanlara da hayretle bakmam. Hatta kızmam bile, ancak kötülükleri bana taalluk ederse kendimi müdafaa ederim. Şunu esas olarak kabul etmeliyiz ki, insanların hemen ekserisi yalnız kendilerini düşünürler. Dünyadaki bütün felaketlerin, uygunsuzlukların, bayağılıkların sebebi işte bu her şeyden evvel kendini düşünmek illetidir. İlk bakışta insana bir kurnazlık ve akıllılık gibi görünen bu hal hakikatte aptallıktır.Çünkü dünyada bir insanın başka bir insanın yardım ve alakasına muhtaç olmadan yaşaması mümkün olamayacağına, hatta en kötü hayvanlarda bile birbirlerine yardım hissi mevcut bulunduğuna göre, sadece kendini düşünmek ve başkalarının da böyle yapmasını istemek, kendi kendisinin kuyusunu kazmaktır. İnsan başkalarına yardım ettiği, başkalarını sevdiği kadar yükselir. Dünyada hayatın bir tek manası varsa o da sevmektir. Hatta mukabele edilmesini bile beklemeden sadece sevmek. Başka bir insanı bahtiyar edebilmek, kendini bahtiyar edebilmekten daha güç fakat daha insancadır. Bugün böyle düşünenlere saf hatta enayi derler. Fakat ne derlerse desinler biz kalbimizin ve kafamızın doğru bulduğu şeyleri etrafın ne dediğine bakmadan yapmalıyız. Hayatta en büyük vazife ve saadet olarak şunu almak lazımdır; Bize yakın veya uzak bütün insanlara yardım etmek, bütün insanların iyiliğine çalışmak... Aliye, benim altın kalpli Aliyeciğim, bu hususlarda ne kadar beraber olduğumuzu bilerek sana bunları yazıyorum. Mektupların senin göğsünde ne kadar temiz ve insan bir kalbin çarptığını bana gösteriyor, bu kalp bundan böyle benimki ile beraber çarpacağı için dünyanın en bahtiyar insanıyım.

    Mektubunu bekler, güzel gözlerinden hasretle öperim.

    Sabahattin Ali
  • Hayat, bazıları için kıymeti görülemeyen birçok şeyle doludur aslında. bazı insanlar bunu görmez, bilmez, hissetmez, yaşayamaz ve bu kıymetini göremediği şeyler onların hayatında aslında çok mühimdir, anlamazlar. işığını cömertçe şehre döken güneşin ayrılık vaktine yaklaştığı akşam saatlerinde düşünüyorum bunları, yolu gören penceremden dışarıya bakarken. camın karşısındaki ağaç, mevsim döngüsüne kapılmış, yapraklarını yer çekimine teslim etmiş, çıplak, soyunmuş. sanki çok savunmasız duruyor. annesini pazarda kaybetmiş 5 yaşındaki bir kız çocuğu gibi duruyor gözlerimin önünde o heybetli ağaç. yaprağı ağaç var etse de, yapraksız ağaç onun varlığını anlamlandırıyor işte. aynı insanı, aslında kıymetini bilemedikleri var etmiş olsa bile. ne var ki ağaç kaybettiği yapraklarını baharın sevecenliğiyle yenileyebiliyorken, insan kaybettiklerini geri kazanmada o kadar başarılı değil. bu da, yaşamın insana sunduğu en büyük çaresizlik.

    paltomun düğmelerini ilikliyorum. ayakkabımın bağcıklarına düğüm atıyorum. anneme sarılıyorum, benimle gelmek istiyor. gerek olmadığını, zaten yeterince bu durumu düşünüp üzüldüğünü, bir de orada bu eziyeti görmesini istemediğimi her gidişimden önce yukarıda yaptığım ritüellerden birisiymiş gibi yeniliyorum ona. anne o. benim hiçbir zaman anlayamayacağım duyguların sahibi. evladı için üzülüyor. içi parçalanıyor. hiçbir şey bana, annemin gözlerimin önünde ağlayışı kadar acı çektirmemiştir. bir anne, evladının eksikliğini gideremiyor diye kendini eksiltir. biz görmeyiz, o da görmez, eksilir. saçlarındaki beyazdan, ellerindeki, yüzlerindeki, alnındaki kırışıklıklardan anlaşılır bu. üstelik gücünüze sürekli eksilen gücünden verir. karşılık ummadan. beklemeden.

    camın arkasından hayata bakıyorum gözlerimin önünden akarken. sokakta koşuşan çocukları, evlerine yürüyen anneleri, babaları.. herkesin, bir başkasının göremeyeceğini inandığı bir telaşı vardır daima içinde. anlatsa bile, karşısındakinin pek umursamayacağı bir telaştır bu. ama onun için önemli olan. bu yüzden, insan yalnızken belki, yanında birileri varken yürümeyeceği kadar hızlı yürür. kalabalık caddelere baktığınızda, bunu çok rahatlıkla görebilirsiniz. her yanınız hızlı hızlı, telaşla bir şeylere yetişmeye çalışan insanlarla doludur. hayatı kaçırma telaşında olan insanlar. her şeyi aynı anda yapmalıyım düşüncesinde, oradan oraya, aslında hiçbirini tam olarak yaşayamadan yaşlanıp gidiyorlar. bunu fark edip, kendilerine itiraf dahi edemiyorlar. araba sert bir fren yapıyor. daldığım düşünceden alıyor beni, insanlar hala bir şeylere yetişme telaşındalar.

    güler yüzlü olmak zorunda olmak, bazı insanların işi oluyor, bunu görebiliyorsunuz. işinizin bir parçası oluyor yüzünüz. bir şeyler yerken bir yerlerde ya da her hangi bir hizmeti satın alırken, sizi hizmeti sunan bu zorunluluğu giyiniyor. uzandığım yatakta, kolumda biri atar damarıma birisi toplar damarıma olmak üzere iki iğneyi takan hemşirede bunu görebiliyorum. bakışları senin yerinde olmak istemezdim diyor. ben de benim yerimde olmasını istemiyorum zaten. bugün daha iyi olduğumu, her gün biraz daha iyiye gittiğimi söylüyor. onun yüzünden çaldığım bir gülümsemeyle cevaplıyorum, teşekkür ediyorum. beni yalnız bırakıp yan yatakta bulunan diğer hastanın yanına geçiyor. iki üç günde bir kavuştuğum ve artık alışıp, diğer günlerde özlediğim yalnızlığımla başbaşayım. 3-4 saat kendimleyim. kendimi kurcalayıp bozabileceğim saatlerim var. makineden gelen seslerle kanımın vücudumdan uzaklaştığını, sonra gerisin geriye döndüğünü hissetmeye başlıyorum. yaşamam, buna bağlı. haftada 2-3 kez, durumuma göre, gelip kendimi bu mekanik böbreğe bağlamazsam, kan zehirlenmesi yaşarım. ölüme ulaşmam bu kadar kolay yani.

    insan bazen, sırf onun varlığından mutlu olan insanlar için yaşıyor. kendisi için bir yaşama sebebi ya da amacı ve hevesi olmasa bile, sırf başkalarının mutluluğu onu yaşamak zorunda bırakıyor. insan, sağlıklı insan, bu durumun ağırlığını bilmeyen insan, kendi sağlığından ve vücudunun yeterliliğinden bihaber insan, kendisini mutsuz edecek soyut bir şeyler bulmada çok yetenekli olan insan, somut bir nedenle hayatla soyut bağlarını koparmış ben ve benim gibi insanların neler yaşadığını ne kadar anlayabilir acaba? empati yeteneğini kullanmaktan aciz ilkel düşünceli insan, hakikaten acı çekmekten ne kadar anlayabilir ki? anlayamıyor ya da anlıyor sadece ben kendi karanlığımdan, o insanların gözlerinde sakladığı o ışığı göremiyorum. imreniyorum çünkü onlara, kıskanıyorum. elimi tutacak bir sevgilimin olamaması yüzünden kıskanıyorum, dilediğimce bir işe girip çalışamadığım için kıskanıyorum. hepsini geçtim, dilediğim gibi su içemediğim için, istediğimi yiyemediğim, dilediğim gibi yorulup, terleyip, kalp atışımı sol yanımda hissedemediğim için kıskanıyorum, deliler gibi imreniyorum.

    ah, her seansta, işte böyle kemiriyorum ve kendimi bozuyorum. çünkü insan, en kolay kendisini bozabiliyor. bazen kurcalayacağı başka bir şey olmuyor."
  • Bak sana Fil suresini anlatacağım. Minik minik kuşların kocaman filleri nasıl yendiğini anlatan sureyi. Şu hayatta kendini ne zaman kuşlar gibi küçük ve savunmasız hissedersen hemen o sureyi hatırla. Biz de büyük ya da güçlü olan kazanmaz oğul! Allah (c.c) kimin yanındaysa o kazanır. Bizde imkansız diye bir şey de yoktur. Kûn fe yekûn vardır ! Çünkü O (c.c) ol der ve olur..
    Biz de kuşlar filleri yener

    İbn-i Arabî
  • #Okuyorum
    #Kitapyorum
    #NikosKazancakis
    #Zorba

    Aleksi Zorba adında Makedonyalı bir adamla,hayata karışmak amacıyla Girit'e gidip orda hem yazmak hem de linyit yatağı işletmek isteyen genç bir adamın tesadüfen tanışıp sıkı birer dost olmalarının hikayesidir.
    Yazar, bu genç anlatıcının gözünden Zorbayı anlatır ve hayata dair büyük -küçük depremler halinde dokundurmalar yapar.
    Kazancakis'in bu yaratmış olduğu karakterler sayesinde ( birçok yazarın yapmış olduğu gibi )
    yaşadığı dönemin olaylarını eleştirmiş, Dünya'da sürüp gitmekte olan haksızlıkların, savaşların, riyakarlıkların tablosunu resmetmiştir âdeta.
    Bunu da en iyi şekilde biz okuyuculara anlatmak için bu iki zıt karakteri yaratmıştır.
    Bir tarafta vatan için gençliğinde birçok ülkede savaşmış, birçok masum insanın canına mıymış,şiddetin en alasını yapmış; fakat bu yaşadığı tecrübelerinden sonra sadece insanca kalabilmenin değerini anlamış bir Zorba var.
    Diğer tarafta ise genç, tecrübesiz, hayata yüzeysel bakan,kalıplara bağlı bir anlatıcı (Zorba ona kağıt faresi diyor)var.
    Bu anlamda kitap o kadar çok şeyi barındırıyor ki aslında. Yeri geliyor Zorba'nın geçmişte yaptığı şeylere kızabiliyor hatta düşüncelerini eleştirebiliyorsunuz.Fakat ele avuca sığmayan,yerinde duramayan bu karakterin tecrübelerini ve sonradan kendi Dünyası için değerlenen düşüncelerini okudukça sevimlilik kazanmaya başlıyor .
    Zorba'nın patron dediği anlatıcı zamanla Zorbayı bir hoca bir usta olarak görmeye başlar ve bakış açılarının ne denli değiştiğini farkeder.Zorba'nın gözünden insanoğlu 'nun en derin kuytularındaki akıl almaz çelişkilerini gözlemler.
    Dünyaya özgürlüğün gelmesi için bu kadar cinayetler ve alçaklıklar mı gerekli?
    Özgürlük ve vatan kavramlarının vücut bulması için yıkıp yok etmenin güçlü rüzgarına mı kapılmamız gerekli? gibi soruların cevaplarını aramamıza itiyor bizi nihayetinde.
    Şöyle bir düşünecek olursak şayet; toplum olarak bir takım değerlerimizin günden güne silinip yok olmasına çalışılmakta,karamsarlığa itilip yalnızlaştırılmaya mecbur bırakılmaktayız.
    "Kime kötülük yaparsan senden çekinir ve titrer..."Kime iyilik yaparsan gözlerini oyar nankörlük yapar...Kim,nefret,hırs havalarda uçar...Kitapta geçen bu serzenişler aslında kitabın özeti niteliğindedir.
    Bu kitabın Hümanizmin unutulmaya yüz tutmuş güzelliklerini, ışığını hatırlamamız ,oturup düşünmemiz açısından okunacak kitaplar arasında olduğunu belirtir herkese tavsiye ederim
    Teşekkürler...
  • Biz bir şeyleri anlamamaya yemin etmiş gibi yaşıyoruz…

    İsmet Özel
  • Ruhbilimciler der ki, bir insan kendi kendini sevdiği kadar kendi kendinden de nefret eder. İnsanlık da tıpkı insan gibi. Biz kendi aramızda savaşıyoruz ve bu savaşı ancak insanları birer birer öldürmekle kazanabiliyoruz. Çok yalnızım ben, çok. 
    John Steinbeck
    Sayfa 261 - Remzi Kitabevi
  • Behçet Necatigil, yıllardır alanında tek-tük örnekten biri olarak kalan Edebiyatımızdaki İsimler Sözlüğü çalışmasının giriş yazısında şöyle diyor: "Bu sözlük, başlangıcından bugüne, edebiyatımızın çeşitli dönem, akım ve kümeleşmelerinde adı en sık geçen sanatçıların çoğunun hayat ve eserlerini ana çizgileriyle derlemeye çalışıyor." (1. bası Aralık 1960). Ekim 1980'de yayımlanan 10. basıda, şairin Kasım 1977 tarihli tanıtma yazısı yer alıyor: "... on yedi yıldır bu sözlüğün büyük bir ihtiyacı karşıladığını gördük. Başlangıçta ancak öğretmen ve öğrencilere edebiyat derslerinde bir kılavuz olur diye düşünmüştük. Ama bu çizginin de ötesinde, örnek ve kaynak olduğumuz besbelli..." Sonra da Necatigil bildik çelebiliğiyle, bu tür çalışmaların neden "noksan, yarım" kalmaya mahkûm olduklarını açıklıyor.

    Geçende 10. basıya gözatıyordum. Şairin ölümünden sonra "Ailesi" hazırlamış yayına; yardımlarını esirgemedikleri için Doğan Hızlan'a ve Ali Tanyeri'ye teşekkür ediyorlar. Birden şeytan dürttü, yeni haliyle sözlüğü bir daha incelemek istedim. Doğal karşılanabilecek bir bencillikle önce kendi adıma baktım. Doğum yeri, tarihi, bitirilen okullar, yayımlanmış kitaplar gibi zaten değiştirilemeyecek bilgiler yerli ye-rindeydi eskisi gibi. Yalnız, eski basıdaki "Turgut Uyar'la evleninceye kadarki yazılarında R. Tomris imzasını kullanıyordu" tümcesine bir ek konulmuştu: yazarın ilk iki evliliğinin kimlerle olduğu. Bence Necatigil'in verdiği ilk bilgi yeterliydi. Çünkü Tomris Süreya (ya da Seber) imzasını hiçbir yazımda kullanmadım - Cemal Süreya ile evlenmediğim için zaten kullanamazdım da. Tamer imzasıyla da iki üç çevirim yayımlandı ama Sözlük, yazarların çevirilerini kapsamına almıyordu zaten. Üstelik o imzaları kullanmış olsam bile, ad sayıp dökmeye ne gerek vardı?

    Necatigil, belki erkek yazarların soyadı değiştirmedikleri gerçeğini de gözönünde tutarak kadın-erkek bütün yazarların değişik dönemlerdeki çalışmalarını adım adım izlemek isteyen edebiyatseverlere ya da edebiyat tarihçilerine yardımı amaçlarken önceleri kişisel yaşama girmeme saygısını göstermişti, imzaların ya da takma adların dökümüyle yetinmişti. Neydi bu değişiklik?

    Sevgi Soysal maddesine baktım hemen. Evet, onun da kimlerle evlendiği ince ince anlatılıyordu. Leyla Erbil, Adalet Ağaoğlu, Nazlı Eray ise -eşleri edebiyatçı olmadığı için herhalde- ne evli görünüyorlardı ne evsiz.

    Denebilir ki, yeni Sözlük, yeni bir yöntem izliyor, edebiyatçı eşlerin birbirlerinin yaşamlarını ne yönde etkilediklerini göstermek istiyor okura. Ama Sözlüğün en son basısında bile Ülkü Tamer'in, Turgut Uyar'ın, Özdemir Nutku'nun ya da Başar Sabuncu'nun kimlerle evlendiklerinden sözedilmiyor; onlar da evsiz. Demek biz kendi kendimize evlenmişiz de kimsenin haberi olmamış. Saygısızlığın bu kertesi kişiyi üzüyor.

    Gelecek basıda telefon numaraları da mı eklenecek adreslerle birlikte? diye düşünüyorsunuz. Bir sözlüğün bir dedikodu kılavuzuna dönmesi, toplumumuzun aydın kesiminde bile kadına /kadın yazarın kişisel yaşamına duyulan saygı(!)'nın ibret verici bir belgesi.