Yaşamayı ertelemek gibi zehirli bir alışkanlık edindi bu ilişkilerin sonunda. Doğru insanı bulmak düşüncesi gitgide inandırıcılığını yitiriyordu, öyle biri olduğuna dair beklentilerini bir yana atmıştı, bir gün bir adamla karşı karşıya geldiğinde gökten rengarenk yıldızlar dökülmeyecekti üzerlerine, güneşin ışıkları güzel kokulu çiçeklere dönüşmeyecekti, öyle düşsel, masalsı bir karşılaşma olmayacaktı hayatı boyunca. Masallara inanmayı çoktan bırakmıştı. Yalnızlıktan.
Farkına bile varamadan pay sahibi olduğumuz günahlar, suçlar, kederler, zaman ve mekân sınırı tanımaksızın, anlam veremediğimiz boğucu bir huzursuzluk olarak içimizi mesken ediniyorlardı. İnsanın kabahatleriyle arasında görünmez bağlar vardır, içini kavuran ateşe başka bahaneler bulur, oysa sorunun kaynağı derinlerde bir yerde kaybolduğunu sandığımız karartılarda gizlidir.
Günlerin birbirini anlamlı bir sırayla takip ettiğine inanmayı bırakalı çok olmuştu; başlangıçlar ve sonlar diye bir şey yoktu, rastgele iç içe geçmiş yığıntılardan ibaretti zaman. Başlangıç diye zannettiğimiz, aslında sondan bir evvelki sahne, tam her şeyin sonunun geldiğini düşünürken bir de bakmışsın ki yeniden en başa dönüvermişsin.
Karanlığın bir parçası oldum. Çevremdeki ayrıntılara, kaotik koşuşturmalara uyum sağlayamıyorum. Kendimi en rahat hissettiğim yer burası oldu. Hani çocukken yorganın altına girip orada oynardık ya, onun gibi işte. Aydınlıklar, kalabalıklar, hepsi boş, burası daha güvenli geliyor bana. Karanlığın cazibesini keşfettim. Tehlikeli bir keşif olduğunu saklayacak değilim.
Bir yanın ölmeye başlamışsa, uzun sürmüş bir ölüme tutulmuşsun, zaman ağır ağır seni yokluğa çekiyor demektir. O gün bugündür ölmeye yüz tuttum ben. Bir hayata tutunmak istemiştim oysa.