Her halükârda durum şu aslında: İnsanların yaptığı işlerin ciddiyetine hiçbir zaman derinlemesine inanmadım ben. Ciddiyet, gördüğüm ve bana yalnızca eğlenceli ya da sıkıcı bir oyun gibi görünen bütün bu işlerde değilse, neredeydi bilmiyordum.
O kadar doğru ki bu, kendimizden iyi olanlara nadiren sırrımızı açarız. Onların yanından daha ziyade kaçarız. Tersine, çoğu zaman kendimize benzeyen ve zayıf yanımızı paylaşan kimselere açarız içimizi. Demek ki kendimizi düzeltmeyi ya da iyileştirmeyi istemeyiz: Çünkü bunun için önce kusurlu diye hüküm giymek gerekir. Halbuki yalnızca acınmayı ve yolumuzda cesaretlendirilmeyi dileriz. Kısacası hem suçlu olmamayı hem de kendimizi arındırmak için çaba göstermemeyi isteriz. Yeterli hayâsızlık da yoktur, yeterli erdem de. Ne yeterince kötüyüz ne de ahlaklı.
Bilhassa da dostlarınız onlara karşı içten davranmanızı istediklerinde inanmayın. Onlar yalnızca, kendileri hakkında sahip oldukları iyi düşünceleri korumanız, içtenlik vaadinize fazladan bir güvence sağlamanızı beklerler.
Bir insanı, zeki ya da yüce ruhlu olmak için gösterdiği çabayı överek pek de sevindiremezsiniz. Tersine, onu doğuştan yüce ruhlu bulduğunuzu belirtirseniz yüzü ışıldayıverir.