• AhsenS
    AhsenS Charlie'nin Çikolata Fabrikası'ı inceledi.
    208 syf.
    ·Puan vermedi
    İngiliz yazar Roald Dahl'ın 1964 'te yazdığı fantastik -macera türünde olan bir çocuk kitabı ile karşınızdayım
    Bu kitabı 5,6,7.sınıf seviyesindeki çocuklarımıza gönül rahatlığı ile tavsiye edebilirsiniz..Kitabın aynı zamanda 2005 tarihli Amerikan yapımı bir filmi de var.

    Yine kitabın kapağından başlayalım
    Charlie ve Bay Wonka'yı görmekteyiz.Charlie fakir mi fakir bir ailenin çocuğu ,yılda bir kez doğum gününde çikolata yiyebiliyor.
    Bay Wonka ise dünyanın en güzel çikolatalarının yapıldığı fabrikanın sahibi. Çikolataların içine 5 altın bilet saklıyor ve bunları bulan çocuklara sürprizi var.Ve bu beş çocuğun içerisinde bizim Charlie de var. Bay Wonka fabrikasının kapısını bu beş çocuğa açar ve fantastik bir yolculuk burada başlar.
    Bu yolculukta bazı çocukların başına türlü olaylar gelir; şımarıklık, doyumsuzluk ya da meraktan dolayı.. Burada yazar birtakım dersler verir okuyucuya.Ve en akıllısı,en saygılısını da fabrikanın sahibi yapar.
  • 266 syf.
    ·240 günde·Puan vermedi
    Açıkçası bu kitabın neden bu kadar abartıldığını anlamadım. Ön söz ve son söz olmasa okuduğum şeylerin ne demek olduğunu anlamayacaktım.
    Sevgili inceleme okumayı severler illa bir distopya okuyacaksanız Melih Cevdet Anday'ın Gizli Emir adlı kitabını okuyabilirsiniz. İnanın Cesur Yeni Dünya kitabından çok daha keyifli okuyacağınızı düşünüyorum ve bizi bizim kültürümüzden çıkan bir adamın daha iyi anlattığına şahit olacaksınız.
    Gelelim bu kitap neler anlatıyor kısmına. Ford -hani şu herkesin bildiği ünlü olan- dünyası da diyebileceğimiz yeni bir dünya tasarlanmıştır yeni yüzyılda. Öyle bir dünya ki dert yok hemdert çok(divancılar anladı:), çocuklar makineden çıkıyor, soma denilen bir tür uyuşturucuyla millet zevk-ü sefa içinde yaşayıp gidiyor. Bir de 'vahşi' denilen normal insanlar var. Onlar fakr-u zaruret içinde yaşıyorlar, normal şekilde ürüyorlar ama ikinci sınıf insan muamelesi görüyorlar. İşte böyle bir zamanda her şeyin mükemmel olmasının da mutluluk getirmeyeceği üzerinde duruluyor. Ya da bu benim çıkarımım.
    Kitabı yedi ayda okuyup bitirmenin vermiş olduğu mutlulukla satırlarımı sonlandırırken incelememi okuyan sevgili okurların başına gökten üç dilek hakkının düşmesini temenni ederim.
  • İki yakın arkadaş Ahmed Arif ve Cemal Süreya her zaman aynı meyhanede içerler, dertleşirler, şiir yazarlar...Bir gün Ahmed Arif meyhaneye gelmez. İki gün, üç gün derken, neredeyse
    aradan bir hafta geçer. Cemal Süreya dayanamaz, garsona sorar; “Oğlum bizim
    Ahmed’i hiç gördün mü?”. Garson, “yok Cemal Abi hiç görmedim, bir haftadır uğramıyor valla” der.Bunun üzerine Cemal Süreya, Ahmed’i
    aramaya başlar fakat bir türlü bulamaz. En son, ispirto içilen üçüncü sınıf meyhanelere bakmaya karar verir ve bu yerlerden birinde bulur Ahmed Arif’i.“Nerelerdeydin Ahmed”
    diye sorar, Ahmed Arif cevap vermez. “Oğlum söylesene, biz seninle dostuz” diye üsteler.
    Ahmed Arif, “Cemal, ben sana çok büyük bir hata yaptım” der sadece. Cemal Süreya
    “ben böyle bir hata yaptığını hatırlamıyorum” dese de, “Yok yok, yaptım. Ben senin kız kardeşine âşık oldum” deyiverir Ahmed Arif. Cemal Süreya
    da bunun normal olduğunu söyleyerek, “senin gibi bir insandan daha iyisini bulacak değil ya Ahmed” der. Uzun uzun konuşup dertleşirler.Cemal Süreya
    “Evlen kız, Türkiye’nin en iyi şairi”
    diyerek kız kardeşi Ayten’i,
    Ahmed Arif ile buluşup görüşmesi için cesaretlendirir bile. Ayten önce şaşırır ama ağabeyinin sözünü de dinler.
    Zafer Çarşısı’nda
    buluşmak üzere sözleşirler ama o gün Ahmed Arif buluşmaya gelmez. Çok sinirlenen Ayten, ağbisine anlatır durumu. Cemal Süreya da sinirlenir.Eliyle koymuş gibi
    yine aynı üçüncü sınıf meyhanede içerken
    bulur Ahmed Arif’i ve “neden kız kardeşimi beklettin” diyerek başlar söylenmeye...Ahmed
    Arif ise “Gömleğim kirliydi be Cemal, temiz
    bir gömleğim yoktu. O gün onun karşısına
    kirli gömlekle çıkmak
    olmazdı” der sadece...
    Ot Dergisi
    Sayfa 10 - Ahmed Arif- Cemal Süreya
  • 337 syf.
    ·5 günde·10/10 puan
    Merhaba arkadaşlar. Bugün ülkemizin çok önemli değerlerinden olan bir kişinin kitabıyla karşınızdayım. Öncelikle Oktay Sinanoğlu kimdir onu tanıyalım. Dünyada, en genç yaşta profesörlük unvanı alan biridir. 26 yaşında Yale üniversitesi tarafından verilmiştir. Oysa bu üniversitede 40 yaşından aşağı olan kişilere verilmeyen bu unvan, yalnızca onun için esnetilmiştir. Kimya, fizik, biyoloji alanında dersler vermiştir. Kaç senenedir bilim dünyasının çözülemeyen denklemlerini çözmüş, şimdi insanların hayranlıkla baktığı Batı’da insanları ite kaka doktorasını yaptırmış, onları ciğerlerine kadar tanımış biridir. 1952 yılına kadar ortaokulu, liseyi burada okumuş; aldığı eğitimle Amerika’ya üniversiteye göndertilmiştir devlet tarafından . Orada üç sınıf birden atlatmışlardır. Çünkü orada gördüğü bilgilerin çoğunu zaten kendisi biliyordur. Diline, dinine, kültürüne, milletine bağlı; kendisine NewYork büyük elçisi tarafından çifte vatandaşlık teklif edildiğinde bile elinin tersiyle iterek; niye ben PortoRikolu muyum diye cevap veren, aşağılık duygusuna kapılmamış, milletini uyandırmak iştiyakla çabalamış bir aydınımızdır.
    Gelelim bu kitapta hangi konulara değiniyor, neyin hedefi bu, bize ne demek istiyor gelin bu işin aslını öğrenelim ? Seneler boyunca gelişmekte olan ülke kategorisindeyiz. Tarım ülkesiyiz diye övündük durduk. Birileri AB’ye gireceğiz diye özünden, kimliğinden kopma adına el pençe divan durdu onların karşısında. 2. Dünya savaşına girmediğimiz halde ülkemiz Amerika askeriyle donatıldı, TBMM yanına Amerika karargahı kuruldu. Biri de çıkıp demedi ki: Yahu biz bu günler için mi kurtuluş mücadelesi verdik? Bağımsız bir ülke değil miyiz, neler yapıyorsunuz siz demedi, demiyor da. O dönemlerde diğer ülkelere et, süt satardık; şimdi bunları ithal eder hale geldik. Buğdayı bile dıştan alır olmuşuz. Elimizde ne tarım var, ne de sanayi var. Eğitimde, sanayide, tarımda milli bir hedeften yoksunuz. Birilerini kazandırmaya, ulusal bilinci yıkmaya dair her işe imza atıyoruz. Kendi tohumumuzu üretemiyor, üretenlere yasak koyuyor, kendimizi yabancıların kucağına atıyoruz. Oysa yapılacaklar bellidir. Ulusal hedefler koyacaksın, millet o hedefe doğru koşacak, ama yavaş, ama hızlı. O yola baş koyduğumuz zaman ilerleme yolunda adımlar atacağız. Büyük düşünecek, büyük hedefler koyacaksın. Batı bunu biliyor. Sırf seni sömürmek, içinde iç karışıklık yaratmak için eğitimler, planlar yapıyor. Senin içine nifak tohumları atarak birbirine düşürüyor. Yeri geliyor sağ-sol ayrımı yaparak, yarı geliyor Kemalist- anti kominüst çatışması oluşturarak, yeri geliyor laik- anti laik ayrımı yaparak bunları yapıyor. Biz de birbirimizin boğazına yapışmaktan önümüzü göremiyor, onların kapanına düşüyor, ekmeklerine yağ sürüyoruz. Oysa bunların hepsi bir milleti yok etmek için ortaya atılan kavramlardır. Hepsinin menşei batıdır.
    İçimizde sahte aydın sınıfı yetiştiriyorlar. Kendi milletinden utanan, tiksinen şerefsizleri sürüyorlar meydana. Kafalarımızı gönüllerimizi sömürgeleştiriyorlar. Silahla olmayacağını anladılar, kültür mühendisliğiyle yapıyorlar bunu. Senin dilini, tarihini, kimliğini bozarak yapıyorlar. Eğitim dilini İngilizce yaparak destek veriyorsun sen de bunlara. Daha kendi dilinde zor anlattığın bilimsel bilgileri, üniversitelerinde Tarzanca İngilizcesiyle vermeye kalkıyorsun. Düşünecek mi, yaratıcılığını mı kullanacak diye akıl etmiyorsun. Oysa sömürge olmayan hiçbir ülkede göremezsin böyle uygulamaları. Marketlerin, dükkanların İngilizce tabelalardan geçilmiyor. Oysa millet anlamını bile bilmez, özentilikle, ahmaklıkla düşünmeden koyar bu isimleri. Sanarsın ki Türkiye’de değil, başka bir ülkede yaşıyorsun. Bundan ala hainlik, aşağılık duygusuna kapılmışlık var mıdır! İngiltere Cezayir’e, Fas’a ne yaptılarsa; bugün de bize yapılmak istenen budur. Hem de kendi ellerimizle, kendi kaynaklarımızla yapılmaktadır. Kaç milyar dolar para vererek dışarıya öğrenciler gönderiyoruz. Bu gönderilen öğrencilerden hangisinin buluşu vardır, hangisi senin ülkenin bir sorununu çözmüştür? Onlar senin gelişmeni destekleyecek adımlar atmanı ister mi? Bu çatal dillilerin kime hayrı dokunmuş bugüne kadar. Senin dedelerinden aldıkları bilimle bugün inşa etmişler kendilerini. Şimdi senin silahınla seni vurmaya çalışıyor. Oysa alamadıkları yön “gönül” dü. Biz bilim ve gönülü birlikte kullanırdık, biri olmadan diğerinin bir anlam ifade etmeyeceğini bilirdik. Ne zaman tarihimi unuttuk, hurafe batağına düştük bu hale geldik. Bizim değerlerimizi bizden iyi bilir hale geldiler. Kendi tarihimize karşı kör kaldığımız, milli bir bilinç uyanmadığı için sürekli kendimizi aşağılama moduna girerek onların kuklası olduk. Uyanma, dirilme, bu vatan için bir şeyler yapma vakti gelmedi mi? Bu özgüvensizlikle nereye gideceksiniz ey millet! Geçmişte yaptık, yine yaparız! Ama biz yaparken kan, göz yaşı yayarak değil; kana, göz yaşına engel olmak amacıyla kullanırız bilgimizi. Birileri gibi insan hakları edebiyatı yaparak ortalığı kan gölüne çevirerek değil. Biz böyle bir milletiz. Millet dediysem tek bir ırkı temsil olarak anlamayın. Gönlünde Müslümanlık, yaşadığı toprakların gelişmesi için istek, daima ileriye atılım göstermek için umut, vatanında olan bir kötü olayda yaşayan acı duyabilen herkes aynı millete sahiptir! Türkü, Kürdü vs. bütün topluluklarla tek bir ülkünün peşinden gidiyorsak işte bu bizim için anlamlı olandır. Zira ırk hamasiyeti yapıp soysuzluk yapanları muteber kılacak değiliz! Kültür milliyetinden bahsediyorum burada. Aynı gönül bağında olan herkes birdir ve Türk’tür. Zira anayasamıza göre de “ TMBB içerisinde yaşayan herkes Türktür.” Irk diyerek, ayrımcılık diyerek bizi birbirimize düşürmeye çalışan şerefsizlere dair daima karşılarında olacak ve uyanıklığımızı sürdüreceğiz. Kimseyi görüşünden dolayı ötekileştirmeyecek, daima birlik olmayı hedef belirleyeceğiz. Konumun, mevkin ne olursa olsun; vatanın için üstüne düşen görevi yapacaksın. Suni gündemlerle seni oyalamaya çalışanlara; dindar- dinsiz, onlar terörist biz vatansever diyen düzenbazlara kulak asmayacaksın. Ülkenin menfaatleri her şeyden üstün olacak. Hiçbir ülke karşısında boyun eğmeyeceksin. Üreteceksin, milliyetçilik edebiyatı yapmayacaksın, eylem insanı olacaksın. Seni soykırım yapıyor diye suçlayanlara karşı; sizin Faslılara, Hindistanlılara, Kızıl derililere yaptığınız gibi mi diyerek çığlık atacaksın. Dünya çapında sürekli bunları gündeme getirecek, onların ne menem olduğunu yüzlerine vuracak, duyuracaksın bunları. Eğitimini kendi elinle teslim etmeyeceksin. Senin vatanın uğruna kanını döken dedelerini düşünerek vatanına hizmet edeceksin. Diline sahip çıkacak, tarihini yaşatacaksın, birbirinizi yemeyeceksiniz.
  • Öğretmen, öğrencilerin aklını karıştırmak için, "Çocuklar!" demiş,"Allah hepimizin cennete gitmesini istediği halde, neden bizi dünyaya göndermiş?"
    Çocuklardan biri soruya karşılık vermiş:
    "Öğretmenim!" demiş,"Şüphesiz ki siz bizim sınıf geçmemizi istiyorsunuz. O halde neden hepimize geçerli not vermeyip imtihan ediyorsunuz?... "
    Cevdet Kılıç
    Sayfa 136 - İnsan Yayınları
  • 999 syf.
    ·36 günde·Puan vermedi
    987 sayfalık bu kitap, 1780-1830 yılları arasında, sanayi devriminin hemen sonrasında İngiltere'de sınıf mücadelelerini inceliyor ve okuru İngiliz işçi sınıfının oluşumuna tanıklık etmeye davet ediyor. Bin sayfalık kitabın ana fikri daha ilk paragrafında muazzam bir cümle ile özetlenmiş; "İşçi sınıfı belirlenen bir zamanda güneş gibi doğmadı. Kendi oluşumunda oradaydı." Bu cümledeki diyalektik kendi kendini inşa eden sınıf tanımı, şabloncu kategorileştirmenin reddi ve doğum sancılarının sonraki yapıya etkisi ile kendi doğumunda kendi kendine ebelik yapma bütünselliği insanın zihnini düşündükçe daha çok aydınlatıyor.
    Sanayi Devrimi'nin hemen ardından Fransız Devrimi ile ortaya çıkan İngiliz Jakobenlerinin yükselişi ve düşüşünün öyküsü ile başlayan kitap; dinsel Metodizm'den Luddist harekete, oradan parlamenter mücadele yöntemlerine ve Çartist harekete ve Owenci ütopyacılığa kadar sınıfın oluşumuna etki eden tüm süreçleri küçümsemeden, hakkını teslim ederek ve ayrıntıları ile inceliyor. Kitap tarih, ekonomi, sosyoloji ve folklor alanlarını diyalektik bir tarihsellik içinde harmanlayan, roman tadında bir anlatıma sahip.
    İlginç bir şekilde serbest piyasa ideolojisinin bu ilk yükselişe geçtiği dönemle, şimdilerde neoliberalizm olarak adlandırılan yükseliş dönemi arasında çarpıcı benzerlikler gördüm kitabı okurken. Asgari Ücret belirlenmesini talep eden işçilere, parlamento komisyonu tarafından "piyasaya müdahale etmek, rüzgarlara yön vermeye çalışan yasakçı bir yaklaşımdır" yanıtı veriliyor mesela. Bizde sendikalaşma yasasına verilen yanıta ne kadar da benziyor değil mi? Ve aynen bizde her örgütlenme girişiminin devlet eli ile bastırılıp sermayedarların devlet eli ile beslenmesinde olduğu gibi Luddcu hareket de idam cezası ile yanıtlanıyor İngiltere'de. O zaman işçiler şu haklı soruyu soruyor: Madem piyasalara devlet müdahalesi yanlıştı, devlet neden sermayeden yana müdahalede bulunuyor, bırakın burjuvazi ile kendi hesabımızı görelim!
    Esasında bu kitap iki yüz yıl önce olup bitmiş bir olgunun tarihi olarak değil belki de bugün bizim ülkemizde olmakta olan bir şeylerin bilgisi olarak da okunabilir. Mesela Servet Vergisi talebini yeterince devrimci bulmayan dogmatiklerden, marjinal bulan liberallere kadar her kesimin 1780'ler İngiltere'sinde muadilinin bulunabileceğini söyleyebilirim. Ve tıpkı o tarihlerde orada olduğu gibi, bu tarihlerde burada geçerli olan o aynı fikri tekrar ederek bitireyim bu ufak yazıyı; Kıbrıs'ta da işçi sınıfı belirlenen bir tarihte bir güneş gibi doğmuyor. Kendi oluşumunda buradadır!