Duygu'sal Çıkarımlar...
Havf ve recâ, yani korku ve ümit, insanın ruh dünyasında bir denge hâlidir. Bu denge, aslında bir tür Araf’ta olma hâlini andırır. Ancak burada Araf’ı yalnızca bir mekân olarak değil, bir ruh hâli, bir varoluş biçimi olarak düşünmek gerekir.
Araf, insanın arada kalmışlığını simgeler. Örneğin, karşılıksız aşk yaşayan birini ele alalım. O kişi, sevgisine karşılık alma ümidiyle bir cennet tasavvuruna sahiptir, ancak aynı zamanda o sevgiyi kaybetme korkusu, onu cehennem düşüncesine sürükler. Bununla birlikte, karşılık görmese dahi sevdiği kişinin yanında olmaya razı olmak, onu bir Araf hâline getirir. Ne cennetin huzuru ne de cehennemin yakıcılığı; tam ortada, sabır ve teslimiyetle bekleme hâli.
Belki de Allah, dünyada bizim bu Araf’ta kalmamızı ister. Çünkü bu hâl, insanın en sahici kulluk hâlidir. Allah’a duyulan sevgi de böyledir. O’na olan muhabbetimizde ne cennetin nimetlerine ulaşma ümidi ne de cehennemin azabından kaçma korkusu belirleyici olmalıdır. Sevgi, tüm bunlardan bağımsız, karşılıksız ve saf bir teslimiyetle var olmalıdır. Allah’a olan sevgimiz, cenneti ümit ederken cehennemden korktuğumuz ve her durumda O’nun rızasına razı olduğumuz bir Araf gibi yaşanmalıdır.
Burada bir başka derin hakikat ortaya çıkar: Allah sevgisini gerçekten idrak edebilmek için insanın önce dünyada aşkı tecrübe etmesi gerekir. Hiç âşık olmamış birine aşkı tarif etmek gereksizdir; çünkü anlaması mümkün değildir. Deneyimlemediğin bir şeyi hissedemezsin, bilmediğin bir duyguyu kavrayamazsın. Bu yüzden, eskiden dergâha girmek isteyenlere "Hiç âşık oldun mu?" diye sorulurmuş. Eğer "Olmadım." derse, ona “Önce âşık ol, sonra gel.” denirmiş.
Allah aşkı da işte böyle bir tecrübe ile başlar. Allah, evvela bize dünyada bir aşkı tecrübe ettirir, o aşk ile kalbimizi