Boşluk...
Bu öyle bir boşluktur ki, varlığını hisseder ama adını koyamazsın. Onun ne olduğunu bilemezsin; neredendir, nereye akar, anlamazsın. İçinde, vücudunun her zerresine yayılan ince bir kayıp, ama neyin kaybolduğunu bilmezsin. O derinlerde akan bir nehir gibi, ama su değil, tarif edilmez bir özlem, sessiz bir çığlık...
Bir şeyin yitip gittiğini bilir de ona dair en ufak bir iz bulamazsın. Bu yokluk, bildiğimiz anlamda bir eksiklik değil; şekilsiz, gölgeli bir boşluk. Ona "belirsizlik" diyebiliriz belki, ama bu isim bile eksik kalır, yetersizdir. Çünkü o, kelimelerin dışına taşan, tanımlanamaz bir his.
Gün gelir bu belirsizlik, sarar etrafını. Bir sis gibi çöker ruhuna ve yavaşça senden alır seni. İçindeki o garip acı, tanımlanamayan bir kayıpla birleşir ve böylece derinleşir. Neyi kaybettiğini bilmediğin sürece, nasıl iyileşeceğini de bilemezsin. İçindeki boşluk, dışarıdan bakanlar için görünmezdir, ama sen ona her an vakıfsındır.
Seslenmek istersin, duygularını birisine anlatmak... fakat kelimeler sana ihanet eder, sanki onlar da seni terk etmiştir. İçinde biriken sözcükler, ağzına kadar dolmuş bir nehir gibi akmak ister ama çıkış bulamaz. Her kelime bir yük olur, her düşünce bir esarettir. Belki birisi seni duysa, ruhuna merhem olur; ama ne fayda, o kelimeler sessizliğe boğulmuştur.
İçindeki acı öyle yoğundur ki, çığlık atmak istersin ama o ses çıkmaz. Kelimelerin de seni terk etmiş gibi gelir. Oysa kelimeler, bir gün geri döner. Ne kadar kaybolmuş gibi görünse de, en karanlık zamanda bile, yeniden filiz verir. Fakat o "bir gün" ne zaman gelir? İşte bu belirsizlik... o "bir gün"ün ne zaman geleceğini bilmemek...
O günü beklerken, içindeki boşluk büyür, ağırlaşır. Belki o "bir gün," içindeki bu acıyı taşıyacak kadar güçlü olman için henüz gelmemiştir.