Çünkü ancak bireycilik zannından kurtulduğumuzda saldırgan bir şiddetsizliğin mümkün olduğunu kavrayabiliriz: çatışmanın ortasın da zuhur eden, şiddetin kendi kuvvet sahasında kök salan bir saldırgan şiddetsizliğin. Yani eşitlik bireylerin birbiriyle eşitliğinden ibaret değildir, ancak bireyciliği hedef alan bir eleştiri geliştirildiğinde ilk defa düşünülebilir hale gelen bir kavramdır.
eşitlik taahhüdü olmaksızın şiddetsizliğin bir anlam taşımadığını öne sürmek istiyorum. Şiddetsizliğin neden eşitlik taahhüdü gerektirdiğini en iyi açıklayan şey, bu dünyada kimi yaşamların bariz bir biçimde diğerlerinden daha değerli addedilmesi, bu eşitsizliğin de kimi yaşamların diğerlerinden daha sıkı savunulacağına işaret etmesidir. İnsanların -hatta yaşayan diğer varlıkların- yaşamlarına yönelik şiddete karşı çıktığımızda, bu yaşamların değerli olduğu varsayımıyla hareket etmiş oluruz. Karşı çıkışımız bu yaşamları değerli olarak olumlar. Şiddet sonucu kaybedilirlerse, kaybın kayıp olarak kayda geçebilmesi için o yaşamların yaşanırken değere sahip olduklarının olumlanmış olması gerekir, bu da o yaşamları yasa değer gördüğümüz anlamına gelir.
Yani şiddetsizlik sadece şiddetli bir edimi ya da süreci durduran bir pratik değil, aynı zamanda süregiden eylem gerektiren, bazen saldırganca peşine düşülmesi gereken bir pratiktir.