"Hayat bir mucize değil, Resmi Öğrenci, çok sıkıcı. Yüce Martı Jonathan'ınız, çok uzun zaman önce birinin uydurduğu bir efsane. Zayıf kimselerin gerçek dünyayla yüzleşmeye dayanamadığı için inandığı bir masal."
"Zavallı Fletch. Gözünle gördüklerine sakın inanma. Görünenlerin hepsi sınırlıdır. Anlayarak bakmaya, bildiklerinin ötesine geçmeye çalış. O zaman uçmanın anlamını da daha iyi öğreneceksin."
Bir sabah, yüksek hız çalışmasından sonra Fletcher, Jonathan'a "Sürüde, eğer Jonathan Yüce Martı'nın oğlu değilse, kesinlikle zamanın bin yıl ilerisinde olan bir martı, diye bazı sözler dolaşıyor," dedi.
Jonathan bir iç çekti. Yanlış anlaşılmanın sonucu diye düşündü. Ya şeytan olmalısın ya da tanrı. "Sen ne düşünüyorsun Fletch? Sence biz zamanımızın ilerisinde miyiz?"
"Buradan sonra neler olacak? Nereye gidiyoruz? Cennet diye bir yer yok mu?"
"Hayır Jonathan, böyle bir yer yok. Cennet bir yer, bir mekân değildir. Cennet öğrenmektir, mükemmelliktir."
Bir martının, Konsey'in önünde kendini savunma hakkı yoktur. Fakat Jonathan'ın sesi birden yükseldi. "Hangi sorumsuzluk kardeşlerim?" diye bağırdı. "Yaşamın gerçek anlamını arayan, bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi biri olabilir mi? Bin yıldır yaptığımız tek şey balık peşinde koşmak. Artık yaşamak için bir nedenimiz olmalı; öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak gibi. Bana bir şans verin, öğrendiklerimi size göstereyim."
Konseyi oluşturan tüm martılar, bir taş gibi sert ve ifadesizdiler. Hepsi bir ağızdan "Kardeşlik bitti!" diye haykırdılar ve onu duymazlıktan geldiler. Ardından arkalarını dönüp çekip gittiler.