Çınar ağacı, kırmızı yağmurluklu adam ve yanında köpeği. Saatlerce oturdular bankta. Sırtları dünyaya, yüzleri denize dönük. Can sıkıntısından geleni geçeni izliyorum. Fotoğraf çekenler, el ele, kol kola gezenler, farkında olmayanlar, yere bakarak dalgın yürüyenler, düşünceliler, ayaklarını sürüyenler. Onlardan birinin yerine kendimi koyarak hikayeler uydurabilir, komşu masalara çaktırmadan peçetenin üzerine yazabilirim. Kalemin mürekkebi akar, peçeteleri ceplerime doldurur unuturum. Öyle oluyor. Bu sabah eski bir arkadaşıma tesadüf ettim zayıflamış, alnı açılmış. Kaybettiklerinden, beklentilerinin azaldığından, evden çıkmak istemediğinden, dünya hallerinden anlattı, dinledim. Hiç iyi şeyler konuşmadık açıkçası. Ayrılınca hayatımıza giren insanların ne kadar önemli olduğunu düşündüm. Sürekli hedefleri olanlar, hayattan keyif alanlar, balıkçılar, meyhane müdavimleri, kitap kurtları, eli kalem tutanlar, gülümseyenler. Dibi bataklık bir suda ayakları dizlerine kadar gömülmüş, kurtuluş için çaresizce akıntı bekleyenler. Suyu, bataklığı tanıyanlar ve akıntı bekleyenlere isteseler bile yardım edemeyeceklerini bilenler.
Herkesin dağı başka.
Yolları, patikaları, ağaçları ve çiçekleri de!
Biri “su birikintisi” der güler geçer, “kör kuyu” diyenler olur. Okyanusun ortasında küçük bir ada, gökyüzünde serseri bulut, su almaya başlamış kayık.
Acaba yarın ne olacak, dün keşke böyle yapmasaydım döngüsünde ziyan olan bugün!
Kaçırılan fırsatları, geçmişte yapılan hataları, yanlış seçimleri ve de acemice bağlanmış oltalar yüzünden anlatılamamış öyküleri sırtımızda taşımanın faydası var mı?
Anlatacağım hikayeyi Robın Saharma’dan okudum.
Adam ve Tanrı sahilde yürüyor, kumun üzerinde ikisinin ayak izleri kalıyormuş. Tanrı adama yaşadığı hayattan kesitler gösteriyor ve tavsiyelerde