Yalnızlık denince çoğu insanın aklına boş bir oda, sessiz bir ev ya da yanında kimsenin olmaması gelir. Oysa yalnızlık, fiziksel bir durumdan çok daha fazlasıdır. Bazen yüzlerce insanın arasında yürürken de yalnız hissedebiliriz. Çünkü yalnızlık, çevremizde kaç kişinin bulunduğuyla değil, içimizde kaç kişinin bize ulaşabildiğiyle ilgilidir.
Modern dünyada insanlar birbirine her zamankinden daha kolay ulaşabiliyor. Bir mesaj göndermek saniyeler sürüyor, görüntülü konuşmalar kilometreleri ortadan kaldırıyor. Ancak bütün bu bağlantılar, insanın anlaşılma ihtiyacını her zaman karşılayamıyor. Belki de bu yüzden, teknoloji ilerledikçe yalnızlık hissi de sessizce büyüyor.
Yalnızlık çoğu zaman kötü bir duygu olarak görülür. Ondan kaçmaya çalışır, sessizliği müzikle doldurur, düşüncelerimizi ekranların ışığında kaybetmeye çalışırız. Fakat yalnızlığın başka bir yüzü daha vardır. İnsan bazen yalnız kaldığında kendini duymaya başlar. Gün içinde bastırdığı korkularını, hayallerini ve sorularını fark eder. Bu yüzden yalnızlık, sadece bir eksiklik değil, aynı zamanda bir karşılaşmadır, insanın kendisiyle karşılaşması.
Elbette her yalnızlık öğretici değildir. Uzun süren ve insanı umutsuzluğa sürükleyen yalnızlık ağır bir yük haline gelebilir. Bu noktada insanın başka insanlara ihtiyacı vardır. Çünkü hiçbirimiz tamamen tek başımıza yaşamak için yaratılmadık. Bazen bir dostun sesi, bazen içten bir sohbet, bazen de bizi gerçekten dinleyen bir çift göz, yalnızlığın duvarlarında küçük bir pencere açabilir.
Belki de mesele yalnız olmamak değildir. Mesele, yalnız hissettiğimizde bile dünyayla bağ kurabileceğimiz yollar bulmaktır. Çünkü insan, anlaşılabildiği kadar hafifler. Ve bazen tek bir samimi cümle, uzun süren bir sessizlikten daha güçlü olabilir.
Yalnızlık hayatın kaçınılmaz