ece tekin

ece tekin
@booksontheplanet
Bir sanat yapıtı olmak istiyorum, bedenimle olamadığıma göre en azından ruhumla.
Arkeoloji/Sanat Tarihi
İstanbul
14 okur puanı
Şubat 2017 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
Puan vermedi·192 syf.··
Beğendi
·
2026 11. kitabı
Kitabın bazı bölümlerini okurken hem tüylerim diken diken oldu hem de kendimi düşünmekten alamadım. Kitap başta korkunç bir distopya gibi görünse de, aslında bana günümüz toplumunun karanlık yanlarını, fark etmeden kabul ettiğimiz alışkanlıklarımızı ve etik değerlerimizin nasıl yavaş yavaş aşındığını hatırlattı. Kitabın dünyasında hayvan eti artık tüketilemez hale gelmiş ve insanlar, endüstrileştirilmiş bir şekilde “ürün” olarak yetiştiriliyor. Başlarda kulağa imkansız ve mide bulandırıcı geliyor ama Bazterrica bunu öyle soğukkanlı ve sıradan bir dille anlatıyor ki, okudukça insanın korkuya alışması gibi bir şey oluyor. Bu bana, aslında günümüzde bizlerin de vahşi şeylere kısa sürede alışabildiğimizi hatırlattı. Sistematik şiddet, kapitalist düzen, tüketime dayalı ahlak… Kitap bunu inanılmaz çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Anlatıcı Marcos, kitabın merkezindeki karakter, işini büyük bir profesyonellikle yapıyor; insan eti tedarik ediyor. Ama Marcos’un iç dünyası tam bir boşluk. Eşini ve çocuğunu kaybetmiş, yalnız, yabancılaşmış ve vicdanı ile sistemin talepleri arasında sıkışmış durumda. Marcos’un yaşadıklarını okurken fark ettim ki, Bazterrica sadece bir distopya anlatmıyor; aslında bize “biz de Marcos’un dünyasındaki insanlar gibi kendi düzenlerimizin esiri olabiliyoruz” diyor. Sosyal medyada, iş hayatında, hatta günlük tüketim alışkanlıklarımızda fark etmeden birbirimizi nesneleştiriyoruz. Kitabın en sarsıcı taraflarından biri, normalleşmiş dehşet sahneleri. İnsan eti üretiminin, kasap titizliğiyle anlatılması ve bu sürecin soğukkanlı bir şekilde işlenmesi, bana toplumdaki birçok şeyi hatırlattı: biz de vahşi şeyleri, acı veren olayları görmezden gelmeye, sıradanlaştırmaya ve hatta tüketmeye alışıyoruz. Kapitalizmde, tüketim kültüründe, etik değerlerin
Leziz KadavralarAgustina Bazterrica · Siren Yayınları · 20252,432 okunma
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Minotor
9/10
·272 syf.··
2026 1. kitabı
Bazı kitaplar vardır, okurken ilerlemezsin; içinde dolaşırsın. Hüznün Fiziği tam olarak böyle bir roman. Sayfaları çevirdikçe bir hikayeyi takip ettiğini sanırsın ama aslında bir labirentin içinde yürüyorsundur. Bu labirentin tam ortasında ise o tanıdık mitolojik figür durur: Minotor Ama bu bildiğimiz canavar değil. Gospodinov, Minotor’u bir korku figürü olarak değil, terk edilmişliğin ve anlaşılmamanın sembolü olarak yeniden kurar. Mitolojide bir canavar olarak kapatıldığı labirentte yalnızlığa mahkûm edilen Minotor, bu romanda insanın içindeki çocuğa, dışlanan tarafa, kimsenin dinlemediği hikâyelere dönüşür. Ve bir noktadan sonra şunu fark ediyorsun: Minotor aslında “öteki” değil, hepimiz. Romanın anlatıcısı empati yeteneğiyle başkalarının hayatlarına sızabilen biri. Onların çocukluklarına, korkularına, küçük utançlarına giriyor. İşte tam burada Minotor motifi devreye giriyor: Her insanın içinde bir labirent var ve o labirentin bir köşesinde yalnız bırakılmış bir yanımız yaşıyor. Hüznün fiziği belki de tam olarak bu — terk edilmişliğin, zamanın ve hafızanın insan ruhunda bıraktığı matematiksel ama görünmez izler. Kitap boyunca zaman doğrusal ilerlemiyor. Çocukluk anıları, Bulgaristan’ın yakın tarihi, aile hikâyeleri ve kişisel kırılmalar iç içe geçiyor. Bu da romanı klasik bir anlatı olmaktan çıkarıp parçalı bir hafıza atlasına dönüştürüyor. Sanki eski bir sandığı açıyorsun; içinden oyuncak bir araba, sararmış bir fotoğraf, yarım kalmış bir mektup çıkıyor. Hepsi dağınık ama hepsi sana ait. Minotor burada yalnızca mitolojik bir gönderme değil; insanın içindeki masumiyetin trajedisi. Gospodinov, canavarın gözlerinden bakmayı öneriyor bize. Çünkü bazen “canavar” dediğimiz şey, sadece kimsenin anlamaya çalışmadığı bir yalnızlıktır. Okurken beni en çok etkileyen şey,
Hüznün FiziğiGeorgi Gospodinov · Metis Yayınları · 20171,482 okunma