Kitabın bazı bölümlerini okurken hem tüylerim diken diken oldu hem de kendimi düşünmekten alamadım. Kitap başta korkunç bir distopya gibi görünse de, aslında bana günümüz toplumunun karanlık yanlarını, fark etmeden kabul ettiğimiz alışkanlıklarımızı ve etik değerlerimizin nasıl yavaş yavaş aşındığını hatırlattı.
Kitabın dünyasında hayvan eti artık tüketilemez hale gelmiş ve insanlar, endüstrileştirilmiş bir şekilde “ürün” olarak yetiştiriliyor. Başlarda kulağa imkansız ve mide bulandırıcı geliyor ama Bazterrica bunu öyle soğukkanlı ve sıradan bir dille anlatıyor ki, okudukça insanın korkuya alışması gibi bir şey oluyor. Bu bana, aslında günümüzde bizlerin de vahşi şeylere kısa sürede alışabildiğimizi hatırlattı. Sistematik şiddet, kapitalist düzen, tüketime dayalı ahlak… Kitap bunu inanılmaz çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Anlatıcı Marcos, kitabın merkezindeki karakter, işini büyük bir profesyonellikle yapıyor; insan eti tedarik ediyor. Ama Marcos’un iç dünyası tam bir boşluk. Eşini ve çocuğunu kaybetmiş, yalnız, yabancılaşmış ve vicdanı ile sistemin talepleri arasında sıkışmış durumda. Marcos’un yaşadıklarını okurken fark ettim ki, Bazterrica sadece bir distopya anlatmıyor; aslında bize “biz de Marcos’un dünyasındaki insanlar gibi kendi düzenlerimizin esiri olabiliyoruz” diyor. Sosyal medyada, iş hayatında, hatta günlük tüketim alışkanlıklarımızda fark etmeden birbirimizi nesneleştiriyoruz.
Kitabın en sarsıcı taraflarından biri, normalleşmiş dehşet sahneleri. İnsan eti üretiminin, kasap titizliğiyle anlatılması ve bu sürecin soğukkanlı bir şekilde işlenmesi, bana toplumdaki birçok şeyi hatırlattı: biz de vahşi şeyleri, acı veren olayları görmezden gelmeye, sıradanlaştırmaya ve hatta tüketmeye alışıyoruz. Kapitalizmde, tüketim kültüründe, etik değerlerin