Kitap Kurdu, bir alıntı ekledi.
21 Mar 10:09 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

BOP'un temel hedefi, Ortadoğu'da İsrail'den daha büyük devlet bırakmamaktır.

Allah ile Aldatmak, Yaşar Nuri Öztürk (Sayfa 301 - Yeni Boyut Yayıncılık)Allah ile Aldatmak, Yaşar Nuri Öztürk (Sayfa 301 - Yeni Boyut Yayıncılık)

"dost dediğin henüz sana saldırmamış düşmandır" bununla itham edildiğimde, yav ben bu sözü "Sünger Bop" ta duydum bile diyemedim

ALINTIDIR

HKP'den İzmir'de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Eylemi: Emperyalizme, Gericiliğe, Kadına Şiddete, Çocuk İstismarına HAYIR!

Halkın Kurtuluş Partisi, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü dolayısıyla İzmir Karşıyaka Çarşı’da basın açıklaması gerçekleştirdi. Yapılan açıklamada, ''8 Mart, dünya halklarının baş düşmanı, başta kadın ve çocuklar gelmek üzere milyonlarca masum insanın katili ABD-AB Emperyalistlerinin kanlı kararlara imza atan kadın yöneticileri Hillary Clinton’ların , Angeline Merkel’lerin günü değildir,olamaz '' denildi.

Açıklama sırasında, ''8 Mart Kızıldır Kızıl Kalacak'', ''Kadın Erkek Elele Örgütlü Mücadeleye'', ''Şeriat Ortaçağdır'' sloganları atıldı.

Açıklama şu şekilde:

8 Mart 2018’de de Kadınlar ve Çocuklar Ortaçağcı Gericiliğin pençesinde acılar içinde kıvranıyor!

Kadınların ağzına bir parmak bal çalacaklar anlamsız hediyelerle. 8 Mart diyecekler, bir de “Kadınlar Günü” diyecekler, mağazalarda indirimler olacak bugüne özel. Kadınlar çılgınlar gibi alışveriş yapacak, indirimin “büyüsüne” kapılıp. O gün herkes çiçek verecek belki, ertesi günse her şey “normal”e dönecek. Kadın yeniden sırtından sopayı, karnından çocuğu eksik etmedikleri “eksik etek” olacak. Kadınlar dövülecek yine, vurulacak, bıçaklanacak ve istismara uğrayacak.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü için biz ne diyoruz?

“Emekçi Kadınlar Günü” diyoruz ısrarla. Çünkü 8 Mart, dünya halklarının baş düşmanı, başta kadın ve çocuklar gelmek üzere milyonlarca masum insanın katili ABD-AB Emperyalistlerinin kanlı kararlara imza atan kadın yöneticileri Hillary Clinton’ların, Angelina Merkel’lerin günü değildir, olamaz.

8 Mart, 40 çocuğun istismar edildiği Ortaçağcı Ensar Vakfı’na  “bir kereden bir şey olmaz” diyerek sahip çıkan, çocuk istismarını meşrulaştırmaya çalışan AKP’giller’in eski Aile Bakanı Ortaçağcı Sema Ramazanoğlu’ların günü değildir.

8 Mart, fabrikasında-işyerinde çalıştırdığı kadın-erkek binlerce işçiden elde ettiği artıdeğer sömürüsüyle servetine servet katan Güler Sabancı’ların, Ümit Boyner’lerin, Arzuhan Doğan Yalçındağ’ların günü değildir.

8 Mart, 8 Mart’ı yaratan emekçi kadınların bıraktığı mirasa sahip çıkan, ezilen, sömürülen tüm emekçi kadınların günüdür.

1857 yılında ABD’nin NewYork kentinde dokuma işçisi kadınların 8 saatlik iş günü, eşit işe eşit ücret, insana yaraşır çalışma koşulları talebiyle greve gittikleri gündür 8 Mart. Grevi kanla bastıran Parababalarının 129 kadın işçiyi katlettiğigündür. 1910 yılında Kopenhag’da yapılan 2’nci Kadın Enternasyonali’nde Clara Zetkin’in önerisiyle, katliamın yapıldığı 8 Mart günü, bu yiğit dokuma işçisi kadınların anısına Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kabul edilmiştir.

AKP’giller’in ekonomik zulmü katlanarak arttı

Geçen yıldan bu yana biz kadınların ve gözbebeğimiz çocuklarımızın neler yaşadığına baktığımızda, her yılın bir önceki yıldan daha fazla acı ve gözyaşıyla geçtiğini görüyoruz. ABD-AB Emperyalistlerinin ve onların yerli işbirlikçisi AKP’giller’in kâr-çıkar düzenleri sürsün diye uyguladığı ekonomik zulüm katlanarak arttı.

Daha fazla kadın ve çocuk yatağına aç giriyor artık. Ocak ayı verilerine göre, 4 kişilik bir aile için Açlık Sınırı bin 615 Lira, Yoksulluk Sınırı 5 bin 262 lira oldu. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’in verilerine göre, nüfusun yüzde 20’sinden fazlasının (16 milyondan çok kişi) açlık sınırının altında, yüzde 60’ından fazlasının da (48 milyondan çok kişi) yoksulluk sınırının altında yaşadığı anlaşılmaktadır.

TÜİK’in 2017 yılı verilerine göre, en düşük gelire sahip olan yüzde 20’lik kesim toplam gelirden sadece yüzde 6,2 pay alıyor. Buna karşın en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yüzde 47,2’sini alıyor.

Geçimini sağlamak için iş bulabilenler kendilerini şanslı sayıyor. Çünkü ülkemizde çalışabilir yaştaki nüfusa oranladığımızda gerçek işsizlik oranı yüzde 50’lere dayanıyor. Balıkesir’de Mustafa Birgül adlı işsiz insanımız Belediye önünde kendini yaktı. Sivas’ta ve Antalya’da da iki kişi işsizlik yüzünden kendini yakmak istedi. Kadınlar ise erkeklere göre daha fazla işsiz. DİSK-AR’ın Aralık 2017 tarihli İşsizlik ve İstihdam Raporu’na göre, 15-19 yaş arası kadınlarda ne eğitimde ne istihdamda olanların oranı yüzde 25’ken, 25-29 yaş grubundaki kadınlarda bu oranın yüzde 53,6’ya yükselmiş olduğunu görüyoruz. Erkeklerde bu oran yüzde 14.

Yine okuma yazma bilmeyen kadınların oranı da erkeklerden 5 kat fazla. Gördüğümüz gibi, bugün kapitalizmin olduğu her yerde başta kadınlarımız olmak üzere tüm üreten, çalışan insanlarımız kadınıyla erkeğiyle sömürülür. Ancak kadınlar sınıfsal sömürünün yanında erkeklerden ayrı olarak cinsiyetlerinden dolayı da sömürüldükleri için çifte sömürüye maruz kalırlar.

Ülkemizin bir başka kanayan yarası da çocuk işçiler elbette. Nisan 2017 tarihli Türkiye’de Çocuk İşçi Olmak Raporu’na göre, çalışma hayatında 2 milyona yakın çocuk var. 2016 TÜİK verilerine göre çocuk işçilerin yüzde 78’i kayıt dışı çalışıyor. 2016 yılında 15-17 yaş arası çocuk işçi sayısı 708 bin. Çalışan her 10 çocuktan 8’i kayıt dışı.

İşçi Sağlığı İş Güvenliği (İSİG) Meclisi tarafından hazırlanan rapora göre, 2012 yılında 32 çocuk, 2016 yılında 56 çocuk ve 2017 yılında 18’i 15 yaş altında olmak üzere 60 çocuk iş cinayetlerinde katledilmiştir.

Ortaçağ karanlığına sürüklenen ülkemizde kadın cinayetleri, kadın ve çocuk istismarları arttı

Dünyanın kanlı zalimi ABD’nin, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’u kapsamında Ortadoğu on yıllardır kan gölüne çevrilmiştir. Bu durumdan en çok kadınlar ve çocuklar zarar görmektedir. Binlerce kadın ve çocuk bu haksız savaşta hayatını kaybetmiş, yerinden yurdundan edilmiş, mülteci durumuna düşürülmüş,  başka bir ülkede yaşam savaşı vermektedirler. Ne yazık ki sıra ülkemize gelmiş ve ülkemiz de bölünmenin eşiğindedir.

Bir yandan da bu projenin diğer ayağı olan Ortaçağ karanlığına-Şeriata bayır aşağı sürükleniyoruz. Şeriat, Ortaçağdır. Şeriat, kadının dört duvar arasına hapsedilmesi ve yatak odasıyla mutfak arasında gidip gelen köleler haline getirilmesidir.

AKP’giller özlemini duydukları Ortaçağ’ın karanlık günlerine dönebilmek için var güçleriyle Cumhuriyet’in tüm kazanımlarını yok etmektedirler. Yargıdan okullarımıza, tüm kamu kurumlarını Ortaçağcı sapkın müritleriyle doldurdular. FETÖ’cüler gitti, yerlerine Süleymancılar, İsmail Ağa’cılar, türlü türlü yılan yuvası tarikatlar dolduruldu. Okullarımız Taliban yuvası Peşaver medreselerine döndürüldü. Okullarda seçmeli din dersleri adı altında ABD-CIA İslamı’nın ideolojisini pompalayacak dersler konuldu. Kadına şiddet, kadın cinayetleri, kadın ve çocuklara yönelik cinsel istismar olayları Cumhuriyet Tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar arttı.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2017 yılında 409 kadının erkekler tarafından öldürüldüğünü açıkladı. Rapora göre, yıl boyunca 387 çocuk cinsel istismara uğradı, 332 kadına cinsel şiddet uygulandı. Kadına şiddet olaylarının AKP’giller iktidarının ilk on yıllık döneminde yüzde 1400 arttığı açıklanmıştı. Şimdi bu oranın yüzde 1400’ün çok üstünde olduğunu biliyoruz.

İçimizi en çok acıtan şey de masum çocuklarımızın istismar edilmesi. Ortaçağcı Nurettin Yıldız’ın “6 yaşındaki çocukla evlenilebilir” sözleri, Diyanet’in “buluğ” kelimesinin tanımını yaparken kullandığı “9 yaşındaki kız çocuğu evlenebilir, gebe kalabilir.” ifadeleri, “Kız öğrencilerin giydiği eşofman onları çıplak yapar” açıklamaları, çocuklara yapılan cinsel istismarları “dinen bunun adı şekerlemedir, bademlemedir” diye meşrulaştıran diğer Ortaçağcılar alenen çocuk istismarını teşvik etmektedirler.

Çeşitli kaynaklardan alınan verilere göre, ülkemizde çocuk istismarlarındaki vahim tabloya bakalım:

Adliyelerdeki her 4 tecavüz vakasından birisi ne yazık ki çocuklarla ilgili. Son 10 yılda çocuk istismar olayları 300 bini geçerek yüzde 700 oranında arttı. Ülkemizde 181 binin üzerinde çocuk gelin var.

AKP’giller, bir yandan çocuğa yönelik cinsel istismarı uyguladıkları Ortaçağcı politikalar ile gündelik olaylar haline getirirken, diğer yandan da kamuoyunda oluşan tepkiyi frenlemek amacıyla sözüm ona yeni cezai düzenlemeler getiren açıklamalar yapmışlardır. Aslında nedir yaptıkları?

Türkiye’nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre 18 yaşından küçük her birey, çocuk olarak kabul edilir maddesini hiçe saymaktır. Çünkü, 12 yaşından küçük çocukların cinsel istismarına verilecek cezaların ağırlaştırılacağını açıklamışlardır. Bu yaptıkları onların cibilliyeti iktizası içlerindekinin dışa vurulmasıdır. AKP’giller’in 12 yaş sınırı getirmesi, 12 yaşından büyük çocukların istismar edilmesini, çocuk gelinlerin önünün açılmasını meşrulaştırmaktan başka bir şey değildir.

Kadın ve çocuklara karşı işlenen istismar suçunu önlemenin yolu, Partimizin Programında Halkın Adaleti bölümünde ırz suçu dışında idam cezası olmayacak, şeklinde ortaya konur.

Kadınlar ve Çocuklar nasıl kurtulur?

Kadın daha on bin yıl öncesine kadar ezen ve ezilenin olmadığı, insanlığın eşit kardeşler olarak yaşadığı topluma önderlik yapan cinsiyetti. Milyonlarca yıllık İnsanlık Tarihinde on bin yıl nedir ki?

İşte bu yüzden kadının sözü geçen, saygı duyulan cinsiyet olduğu dönemler bilinçaltımıza kazındı. İşte bu yüzden nerede bir mücadele varsa, orada en önde kadınları görürsünüz. İşte, hileli iflasla işten çıkarılan ve hakları olanı almak için, onurları için mücadele eden Metro-Real Direnişçileri. Kışın soğuğuna, yazın sıcağına aldırmadan Direnişte hep en önde yer alan yiğit Real Direnişçisi kadınlar. İşte Uluslararası Kadın Mücadelesinin unutulmaz kadın devrimcileri Rosa Lüksemburg’lar, Clara  Zetkin’ler, Krupskaya’lar. Kurtuluş Savaşımızda silah elde Batılı Emperyalistlere karşı savaşan, destan yazan Kara Fatmalar, Halime Çavuş’lar, Nezahat Onbaşı’lar, Şerife Bacı’lar.

Kadının ve kadınlarla beraber çocukların kurtuluşu İşçi Sınıfımızla birlikte mücadele etmektedir. Kurtuluşumuz ne kadını aşağılayan Şeriatta, ne erkek düşmanlığı yaparak bu düzende de kadının kurtulabileceğini savunan Feminizmdedir. Kurtuluşumuz İşçi Sınıfının kurtuluşuyla birlikte Demokratik Halk İktidarındadır, Sosyalizmdedir.

Partimizin programında Kadın başlığıyla Kadın Sorunu konusuna çözüm getiren özel bir bölüm var. Ne de güzel anlatır orada:

“Bu insanlık dışı duruma son vermenin ilk adımı; Kadının sosyal hayatın her alanında en aktif biçimde rol almasını sağlamaktır. Kadın, ekonomik hayatta da, siyasi ve entelektüel hayatta da erkeğe eşdeğer bir görev alacaktır. Yani ekonomik hayatta erkeğin hâkimiyetine son verilecektir. Kadınla erkek eşitlenecektir. Böylece de kadının aşağılanmasına yol açan (onu aşağılayan şartları devamlı üreten) mekanizma kırılmış-ortadan kaldırılmış olacaktır. Erkek egemen düzen, temeli ortadan kaldırılmış olduğu için yıkılmaya; kadın da hakkı olan saygınlığı yeniden kazanmaya başlayacaktır.

“Kadının Kurtuluşunun ikinci ve son aşaması da; toplumda on bin yıldan beri kökleşmiş olan, kadını aşağılayan geleneklerin, kültürün ve alışkanlıkların bütünüyle ortadan kaldırılması-silinmesiyle gerçekleşecektir.

Ne Şeriat, Ne Feminizm, Kurtuluşumuz Sosyalizmde!

Şeriat ortaçağdir..

https://gaiadergi.com/...rtacagda-cadi-avi-1/

Kadın olmanın dayanılmaz ağırlığı: Ortaçağ’da cadı avı

Bu yazıyı biraz kapsamlı olması sebebiyle iki bölüm olarak yayınlamak istedik. Şimdi okuyacağınız bölümde Ortaçağ’ın kadınlarını, kadınlığı ve bunun bir yansıması olarak şekillenen cadı avı sürecini anlatmaya çalışacağım. Giriş kısmında Hristiyanlık dininin etkisiyle oluşan kadın figüründen bahsederek kadının genel durumu hakkında bilgi vermeye çalışacak, 1. kısımda dönem kadınlarının günlük hayatta, hukukta, dinsel hayatta, fahişelikte ve evlilik ile aile yaşantısındaki durumlarına genel bir çerçeve çizeceğim. Sonrasında yayınlanacak bölümün, ilk kısmında ise asıl odak nokta olan “Cadı Avı”nın tarihçesine, hangi koşullarda ve ne şekilde oluştuğuna değinilecek. Sonuç kısmı da dönemin egemen kadın imgesinin cadı avını nasıl biçimlendirdiğine dair bir değerlendirme niteliğinde olacak. Ayrıca yazının sonundaki kaynakça ile verilen bilgilerin aslına ulaşabilirsiniz.
Giriş
Hristiyanlık dini, Ortaçağ’da kadın imgesinin oluşumunda en önemli etmenlerinden biridir. Ortaçağ’ın Hristiyanlık ile yoğrulan bu kadın karşıtı mirasını Aristotelesçi öğretiden aldığı söylenebilir. Aristoteles, “Politika” adlı eserinde kadının doğasına gönderme yaparak onun “yetersizliğini” vurgular. (Aristoteles, Remzi, 2012) Buna paralel olarak Ortaçağ döneminin din adamları da kadını, çelişkiler barındıran tuhaf doğası olan korkutucu bir figür olarak sunar. (Duby, 2005)

Özlem Genç, önemli bir noktaya temas ederek şöyle söylüyor: “Ortaçağ Avrupası için kadın, inandıkları dinin peygamberi Hz. İsa’nın annesi Meryem söz konusu olduğunda el üstünde tutulacak kadar kutsal, ilk günahı işleyerek tüm insanlığı günah içinde doğmaya mahkûm ettiği, çekilen acıların sebebi olduğu için Havva söz konusu olduğunda bir o kadar sıradan ve hatta denetim altında bulundurulması gereken bir varlıktır.” (Ortaçağda Kadın, 2011) Bunun temellerine inmekte yani, kadının Hristiyanlık’ta varoluş biçimine bakmakta fayda vardır.

Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu’nda doğmuş ve ardından da özellikle kadınlar ve köleler arasında yayılmaya başlamıştır. Katherine Moore, bu dinde “bireyciliğin” kadınlara çekici geldiğini söyler. (Berktay, 1999)

Fatmagül Berktay (1999), İsa’dan sonra dinin kurumsallaşmasıyla birlikte “baştan çıkarıcı Havva” imgesinin, Kilise’nin cinsiyetçiliği sürdürüp derinleştirmede kullandığı en önemli silahı olduğunu vurgular ve bu noktada kadınlara yeni bir şey de sunduğunu ekler; “bekâretini muhafaza edip kendini tanrıya adamak” yani “İsa’nın nişanlısı olmak.” İsa’nın nişanlıları ise tanrısal krallık uğruna çektikleri çilelerle, yeryüzündeki kadınların var olan aşağı statüsünün zincirlerinden kurtulabiliyordu. Aslında bakire, bekâretini korumakla ve onu tanrının emrine sunmakla, Havva’nın işlediği ilk cinsellik günahının sonuçlarını çekmekten kurtulmuş oluyordu. Bu yüzden, Hristiyanlığın ilk dönemlerinde azizlik mertebesine ulaşanların çoğunluğu kadındır ve İsa çarmıha gerilirken onu terk etmeyenler (yani kadınlar) İncil’de isim verilerek zikredilir: Mecdelli Meryem, İsa’nın annesi Meryem ve Meryem’in kız kardeşi. (Matta, Bop 27:33)

Öte yandan Hristiyanlıkta tekeşlilik zorunludur ve zinanın sorumluluğu, hep baştan çıkarıcı olarak addedilen kadında değil, bakan erkektedir. Bunların hepsi Hristiyanlığın ilk dönemlerinde kadınların bu yeni dine neden yaklaştıklarını açıklamakta faydalı olabilir.
1. Kısım: Ortaçağ Avrupası’nda kadınların durumları
Ortaçağ Avrupası’nda Kadınlar ve Gündelik Hayat

Kadınların, Ortaçağ’da günlük hayattaki etkinliği zaman zaman değişse de çoğunlukla ev işlerine ait roller üstlenmişlerdir. Kentli ve ev hizmetçisi olan kadınlar ise sadece evin temizlik, yemek gibi işlerini yapmakla kalmamıştır ve erkek efendilerinin de ihtiyaçlarını karşılamak zorunda kalmıştır. Kentlerde yaşayan soylu kadınlar da kimi zaman diğer hemcinslerinden farklı olarak, kocaları bir feodal lorda hizmet etmeye ya da bir savaşa gittiklerinde kocalarının yerine geçmiş ve kocasının yokluğunda bazen sadece ev halkını bazen yüzlerce insanı yönetmişlerdir. (Genç, 2011)
Ortaçağ Avrupası’nda kadınlar ve hukuki zemin

Konsüllerde alınanlar kararlarla oluşturulan kanunlar, kadınların daha çok aleyhinde karar alınmasını kolaylaştıracak şekildedir. Fakat kimi zamanlarda kadınların lehine karar alındığına da rastlanılır.

Hukuki zeminde birçok kanun kadınları sınırlamaya yöneliktir. Örneğin, kadınların yaptığı tanıklık kabul edilmez. Süslenmeleri halk tarafından pek hoş karşılanmaz ve hatta bu da kanunlarla sınırlandırılmıştır. Öte yandan medeni hukukun miras alanında, 13’üncü yüzyıla kadar oğul yoksa kızların da mirasa ortak olabildiği söylenebilir.

Ortaçağ’da özgür bir kadın ile özgür olmayan bir erkeğin birlikteliği ise gayrimeşru olarak nitelendirilmiştir. Bu duruma “contubernia” denerek ayıplanmıştır. Ancak bunun tam zıttı bir şekilde erkeklerin köle kadınlarla cinsel ilişkiye girmesinde hiçbir sakınca yoktur. (Genç, 2011)

Bunlara ek olarak kadınlar, toplumun ya da krallığın yönetiminde bulunamazdı. Kutsal ya da politik herhangi bir görev üstlenemez, hakim veya avukat olamazdı. Ayrıca askeri bir amaca da hizmet edemezdi.

Ceza hukuku bağlamında ise örneğin bir taciz davasında, evlilik statü belirleyicisidir. Evli ile evli olmayan kadın farklı değerlendirilirdi.
Ortaçağ Avrupası’nda kadının evlilik ve aile üzerinde konumlandırılışı

Evlilik genelde çocuk denebilecek yaşlarda ve evlenecek kişilerin değil ailelerin anlaşması üzerine gerçekleştirilirdi. Daha doğrusu, genç kızların çoğunun ya iffetli yaşamak için dinsel gruplara katıldığını ya da eril babanın/ailenin otoritesinden kaçmak için evliliği kullandığını görebiliriz. Bu sebeple evlilik kurumu aslında erkekler için bağımsızlığı, kadınlar için ise yine bir şekilde bağımlılığı getiriyordu. Hatta bu bağımlılık bazı durumlarda babanın otoritesinin oluşturduğu bağımlılıktan çok daha katı kurallar içermekteydi.

Lauren Lee, bu dönemde kadının cinsel organının (daha sonra bu düşünce Freud ile gelişecektir) erkek organının hatalı bir şekli olduğunu ve hatta kadının, eksik erkek olduğunu söyler. Buradan hareket eden Özlem Genç, kadının, zihnen disiplinsiz bir beden olarak iç organları ve özellikle cinsel organları tarafından yönetilen bir varlık olarak görüldüğünü ve kadın fizyolojisinin bu anlamda sırrının da çözülemediğinden, kısırlığın Ortaçağ boyunca bir takıntı olarak yaşadığını iletir. (2011)
Ortaçağ Avrupası’nda kadın ve kadının dinsel hayatta yeri

Ortaçağ’da kadınlar ancak kendilerini dine adadıklarında özgürleşebiliyordu. Hatta 8. yüzyıla kadar kadınlar, Hristiyanlığın yayılmasında önemli roller üstlendi ve dini hayatta oldukça etkili oldu. Kadınların yazılı söz ile ilişkisine kuşkuyla bakılırdı ve yalnızca rahibelik yemini eden kadınların okuma yazma öğrenmesine izin verilirdi. Fakat bu rahibeler erkek çocuklarını eğitebilme hakkına sahip değildi. Sadece kız çocuklarının eğitiminden sorumlulardı.

Bunlara ek olarak, o dönemde dini hayatı seçen kadınların önemli bir kısmının öncesinde “günahkar” bir yaşam süren kadınlardan oluştuğu bilinmektedir. Bu kadınlar, yaşamak zorunda kaldıkları zorlu hayattan kurtulmak için dini içerikli evlere sığınmayı seçmişlerdir. (Genç, 2011)
Ortaçağ Avrupası’nda kadınlar ve fahişelik

Fahişelik özellikle Roma İmparatorluğu’nda kabul gören bir meslektir. Başlarda kilisenin karşı çıktığı bilinse de sonrasında bunu kabul ettiği hatta kilisenin genelevlerden vergi alarak kendisine kazanç sağladığı da bilinmektedir.

Yoksulluk, kadınların fahişeliğe başlamasının ilk nedenlerinden biri olarak göze çarpmaktadır. Bu sebeple aslında Ortaçağ’ın ilk dönemlerinde fahişelik örgütlü bir biçimde değildi, devlet kontrolü de yoktu. Fahişeliğin örgütlü bir hale gelmesi kenti yönetenlerin dikkatlerini yoksullara çevirmeleriyle başlamıştır. (Genç, 2011)

Genelevlerin, örneğin Almanya’da, devlet eliyle açıldığını bilmekteyiz. Bu yüzden genelevlere devletin de kazanç elde ettiği kurumlar olarak bakabiliriz. Zaten genelevler bulundukları kentlere ekonomik yardımda da bulunmaktaydı. Fakat fahişelerin kendilerinden beklenen ve istenenleri yapmadıkları sürece, özellikle toplum tarafından, türlü işkencelere maruz bırakılmış olmaları da bilinen bir diğer gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Kaynakça:
Ortaçağda Kadın, Altan Çetin, Lotus Yayınevi, 2011
Kitap içinde bölüm: Ortaçağ Avrupasında Kadın, Özlem Genç, 2011
Cadılığın Tarihi Ortaçağ’da Bilge Kadının Katli, Lois Martin, Çev. Barış Baysal, Kalkedon Yayınevi, 2009
Özel Hayatın Tarihi, Cilt 2, Feodal Avrupa’dan Rönesansa, Philippe Aries, Georges Duby, Çev. Roza Hakmen, YKY, 2006
Antik Çağlardan Günümüze Evli Kadının Tarihi, Marilyn Yalom, Çev. Zeynep Yelçe & Neşenur Domaniç, Çitlembik Yayınları, 2002
Kadınların Tarihi, Cilt 2, Ortaçağ’ın Sessizliği, Georges Duby & Michelle Perrot, Çev. Ahmet Fethi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005
Politikanın Çağrısı, Fatmagül Berktay, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012
Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, Fatmagül Berktay, Metis Yayınları, 2009
Politika, Aristoteles, Remzi Kitabevi, 2012
Dünya Tarihi, Cilt 1, J.M. Roberts, İnkılap Kitabevi, 2011
Sokrates’ten Jakobenlere Batı’da Siyasal Düşünceler, Mehmet Ali Ağaoğulları, İletişim Yayınları, 2014
Haydar Akın, Ortaçağ Avrupası’nda Cadılar ve Cadı Avı, Phoneix Yayınları, 2015

Küresel sermaye nedir? ABD neyi planlıyor? Yarım yüzyıldır sermayenin tacizleriyle savaşan Türkiye bağımsızlığını kaybetti.Dünya kapitalinin neredeyse yüzde doksanı Yahudi birkaç ailenin elinde bulunmaktadır.Bu aileler başta ABD politikası olmak üzere birçok ülkenin kaderini belirlemektedir. Yahudiler BOP büyük ortadoğu projesi adı altında bölgedeki toprakları İsrail'e dahil etmek amacındadır. Bu doğrultuda bu bölgedeki ülkeleri parçalamak için her türlü desteği verirler. Bölgede terör örgütlerine silah ve eğitim desteği vererek terörü tırmandırırken siyasi ve ekonomik anlamda yaplan çalışmalarıda takip ederler.NATO ve IMF gibi uluslararası kurumların finansörü olarak ulusları parçalamak için kültürel aşınma yaratırlar.Amaçları tek devlet ve tek liderdir.Böl ve yönet sloganıyla Yugoslavya yı parçalayan, Ukraynayı karıştıran vs gibi her türlü siyasi komplonun içindedirler. Bireylerin vatan-millet sevgisi, milli ve ailevi değerleri yıpratılarak istenilen kıvama getirilir.Şu son 20 yıla baktığımızda siyasi figürlerin, Türk diye birşey yok Türkiye li var demeleri, TC yi ırkçı bir söylem kabul ederek heryerden kaldırmaya çalışmaları, azınlıklara ayrıcalıklar tanımaları bu sebeptendir.Ve hatta Türk anayasasının ''değişrilmesi teklif dahi edilemez'' olarak kabul edilen maddesi ''Türkiye'nin dili Türkçe'dir'' maddesini değiştirmeye çalışarak ''Devletin dili olmaz'' diyerek milliyetçilik duygularını öldürmeye çalışan kişilerde bu lobinin hizmetkarlarıdır.Hatta daha ileri gidilerek ülke de yeni azınlıklar yaratılmaya çalışılmaktadır.Bunlar tamamen Türk devletini bölmeye yöneliktir.Kardeşlerim ırkçı vs. gibi tehditlerle bizi kimliğimizden etmeye çalışan güçlere boyun eğmeyin. Biz Türküz ve bağımsızlık bizim karakterimizdir.Kimliksiz çağa, duruma göre değişen bir millet yok olur. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE.

M. ϜϓſϞ ^-^, bir alıntı ekledi.
28 Oca 16:01 · Kitabı okudu · 9/10 puan

2000 yılında sıfir noktasındaki terörün, 2002 yılından sonra artarak devam etmesi insanı şaşırtıyor. Bana göre PKK terörü bilinçli olarak BOP kapsamında çıkarılmıştır. BOP'un İsrail, Amerika ve İngiltere'nin projesi olduğunu bilmeyen yok. Birilerinin çıkıp da, "Ben BOP eşbaşkanıyım!" dedikten sonra, İsrail'e meydan okuması çelişki değil de nedir?

Unutmayın, Koray Gürbüz (Sayfa 56)Unutmayın, Koray Gürbüz (Sayfa 56)

Uluma (Howl)
“Uluma” (Howl) sadece Beat edebiyatının değil, o güne kadar yazılmış tüm lirik edebiyatın en gaddar dille yazılmış ancak bir o kadar da etkileyici, gözlerimizi kimi zaman yuvalarından çıkaran, kimi zaman ise yaşlarla dolduran şiiridir. Uluma terbiyesizce yazılmıştır, bir Columbia Universitesi mezununa hiç yakışmayacak cinsten dizelerle doludur, Ginsberg kendine hakim olamaz ve ikide bir küfür eder, ama nasıl etmesin ki? O günlerin Amerikasının bugünlerin dünyasından pek de bir farkı yoktur elbette. Hala çalan çırpan devler ve sefaletle boğuşan cücelerin, şehir eşkiyalarının, ölüm korkusunun, yoksulluğun, uyuşturucunun, umutsuzluğun ve gerçek olmayan aşkların var olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ginsberg 50’lerin Amerikasını bir parça daha karıştırmak adına, Kerouac, Burroughs, Ferlinghetti, Synder ve Bob Dylan’ı gibi isimleri bir masaya oturtmuştur ve sonra hep beraber bir yolculuğa çıkmışlardır. Aslına bakarsanız bu dönemin şairleri, belki de geçtiğimiz yüzyılın en popüler ve sesleri en yüksek çıkan şairleridir. Ginsberg Dylan’la sahneye çıkıp şarkı bile söylemeyi denemiştir. Aynı zamanda şiirin asla bir arada ulaşamayacağı derecede büyük bir kalabalığa fikirlerini sunma ayrıcalığını da Dylan’la olan dostluğu sayesinde başarmıştır.

( Terbiyem bozulur diyenler aşağıda şiirin bi bölümü var tercih sizin )

I

gördüm kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını, histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini,

zenci sokakların şafağında gördüm onları bozuk kafalarıyla mal ararken,

gecenin makinesinde yıldızlı dinamo ile eski cennetsel bağ için yanıp tutuşan melek kafalı hipsterler,

yoksulluk ve paçavralar ve sahte gözlerle şehirlerin üstünde yüzen sıcak suyu olmayan ucuz odaların doğa üstü karanlığında yükseğe doğrulup sigara içerken jazzı seyredenler,

Yaradan’ın cennetinde zihinleri apaçık olanlar aydınlatılmış ucuz çatı katlarında ve yeraltlarında Muhammed’in dolaşaduran meleklerini görenler,

Arkansas ve Blake-ışığı trajedisi arasından parlak ifadesiz halüsinatif gözlerle bilgi savaşının üniversitelerinden geçip gidenler,

akademilerden delilik ve ahlaksızlığa düzdükleri methiyeleri kafatası üzerindeki pencerelerde yayınladıkları için tekmeyi yiyenler,

parasını çöp sepetlerinde yakarak ve dehşeti duvardan dinleyerek tıraşsız odalarda don gömlek sinenler,

apış arasındaki marihuanayla Laredo’dan dönerken New York’da içeri tıkılanlar,

ucuz otellerde ateş yiyenler ya da Paradise Alley’de terebentin içenler, ölüm, ya da geceden geceye gövdelerini arafta bırakanlar,

düşlerle, ve uyuşturucularla, uyandıran kabuslarla, alkol ve sik ve sonsuz taşaklarla,

ürperen bulutların emsalsiz kör sokakları ve Canada ve Paterson’un kutuplarına doğru sıçrayan aradaki zamanın hareketsiz dünyasını aydınlatan aklın şimşeği,

geçitlerin peyote dayanışması, arkabahçe, yeşil, ağaç, mezarlık sabahları, çatı katlarında şarap kafası, kafaları iyi olduğu esnada çıktıkları zevk gezilerinde mahallelerin dükkanlarının vitrinlerinde trafik ışıkları gibi yanıp sönen neonlar, güneş ve ay Brooklyn’in sert kışının alacakaranlığındaki ağacın titremesi, esrar külünün laneti ve aklın yüce ışığı,

hayvanat bahçesi ışığının iç karartıcı parlaklığında boğazları paramparça ve kasvetli beyinleri örselenmiş,

benzedrine boğulmuş halde rayların ve çocuk seslerinin gürültüsü arasında titreyerek

Battery’den Bronx’a sonsuz bir gidiş için kendilerini yeraltında zincirleyenler,

gece boyunca Bickford’da loş ışığın altında dibe vurmuşçasına gömülüp kalanlar ve dışarı çıkanlar ve gün ortasında ıssız Fugazzi’de bayat bira içerek otomatik plak çalarda çatırtıları dinlemeye mahkum olanlar,

yetmiş saat durmaksızın konuşarak, parktan mekana, mekandan bara, bardan Bellevue’ye Belleuve’den müzeye, müzeden Brooklyn Köprüsüne

ayın ötesinde/ki Empire State’in pencere pervazlarından sarkan yangın çıkışından atlayan platonik belagatçilerin yitik bölüğü,

olayları ve anıları ve anekdotları ve görme zevkini ve hastane şoklarını ve cezaevlerini ve savaşları bağırıp çağırıp fısıldayıp kusarak konuşanlar,

yedi gün yedi gece harap olmuş anımsamalarıyla parıldayan gözlerle kaldırımların üzerini örten mağlup sinagog eti,

artlarında Atlantic City Hall’ün belirsiz resminin kartpostalını iz bırakıp

Zen New Jersey’i terk ederek hiçbir yere doğru gözden yitenler,

kederli Doğunun sıkıntı veren terlemesiyle Tanca’nın kemik gıcırdatanları,

Çin’in migreninden mustarip, iç karartan döşemesiyle Newark’ın boktan bir odasında esrarın etkisiyle pelte-k-leşenler,

geceyarısı demiryolu boyunca oradan oraya amaçsızca gidip gelen yurtsuzlar, hiç kalp kırmadan çekip gidenler, gece, yükvagonlarında yükvagonlarında yükvagonlarında sigaralarını yakanlar,

eroin için para sızdırmaya çalışarak dalavereyle, yalnızlık hissi veren çiftliklerinden geçenler büyükbabanın,

Kansas’ta kozmosun tinlerinde vızıldayıp ayaklarına değin titrediklerini hissettiklerinde Plotinus Poe St. John üzerine kafa yorup haç çıkarıp telepati, bop ve kabala ile uğraşanlar,

Idoha sokaklarından birbaşına geçip giderek düşsel Kızılderili meleklerle düşsel Kızılderili melekleri arayanlar,

parıldadığında Baltimor çılgına dönüp doğaüstü esrimeye dalanlar,

etkisiyle kış gecesinin ortasında sokak ışığının küçükkent yağmurunun

Oklahoma’nın Çin göçmeni herifleriyle limuzinlerde takılanlar,

Houston’da aylak ve aç cansıkıntısıyla yalnızlığın jazz seks ya da çorba için takılanlar

Amerika ve Sonsuzluk hakkında tartışmak için parlak İspanyolların peşinden gidip,

Afrika’ya giden bir gemiye çaresiz kapağı atanlar,

artlarınca Chicago’nun mekanlarında yakılmış şiirlerin külünden lav işçi tulumlarının gölgesi ve döküntülerden başka hiçbir şey bırakmayarak Mexico volkanlarında gözden yitenler,

Batı Kıyısı’nda F.B.I’ı soruşturarak sakallı ve kısa pantolonlu büyük barışçıl gözleri ve cinsellik kokan koyu derileriyle hatların ötesinde bildiri dağıtıp yeniden ortaya çıkanlar,

cigaralarını üstlerinde söndürerek Kapitalizmin ot tezgâhını protesto edenler,

Staten Island feribotu bastırdığında korkunç sesini Wall’un ve bastırdığında Los Alamos’un korkunç seslerini feryat ederek çırılçıplak soyunarak Union Meydanı’nda kıyakkomünist bildiriler dağıtanlar,

beyaz okullarında yerleşmiş çetelerin doğrulttukları makineler karşısında çıplak ve titrek ağlayarak yere yığılanlar,

düzüşmeksizin haykırarak sevişmekten, “zıkkım”lanmaktan ve oğlancılıktan başka hiçbir şey yapmadıkları için bir suçu olmayıp polisaraçlarında mest olmuş halde enselerinde dedektifler bitenler,

metroda dizlerine vurarak uğuldayanlar ve elyazmalarına bir göz atıp siklerini pantolonları üstünden sıvazladıkları için uzayıp gitmesi istenenler,

bi işleri olmadığından azizimsi motorculara götlerini siktirip zevk çığlığı atanlar,

meleksi insanlıklarıyla uçanlar ve uçuranlar, Atlantik ve Karayip aşklarını okşayan denizciler,

gülbahçelerinde, halk parklarının çimlerinde ve mezarlıklarda önüne gelen herkese özgürce spermlerini attırarak sabah akşam otuzbir çekenler,

durmaksızın hıçkırarak tükenenler, kıkırdayıp coşarken sarışın & çıplak bir melek artlarında belirdiğinde deşmek için onları palasıyla, bir Türk Hamamının odasında mahvolanlar,

aşkoğlanlarını kaderin şirret üç ihtiyar kaşarına, heteroseksüel doların tek gözlü kaşarına, dölyatağından göz kırpan ve kıçını kırıp oturmaktan,

dokuma tezgâhındaki aydınlanmış altın sarısı ipleri kırpmaktan başka bir şey yapmayan tek gözlü kaşara kaptıranlar,

doyumsuzca ve esriyerek çiftleşenler bir bira şişesiyle bir sevgiliyle bir sigara paketiyle bir mumla ve yataktan düşenler,

ve zemin boyunca yuvarlanıp salonu sürüklenerek devam edip duvarın dibine yaslanarak son amcık vizyonuyla nihayetinde kendinden geçenler ve bilincin son attırımından sıyrılarak gelenler,

günbatımında milyonlarca kızın amcıklarını akıtanlar ve sabah yeri gözleri kıpkırmızı olsa da gündoğumunun deliğini de sulandırmaya hazır olanlar, ahırlarda götleri alevlenenler ve göllerde çıplak olanlar,

sayısız çalıntı gecearabasıyla Colorado’da bir boydan bir boya orospulukla hayat sürenler,

N.C, bu şiirin gizil kahramanları, yarakadam, Denver’ın Adonis’i, yemek vakti arkabahçede sayısız kıza döşeyerek akıtanlar, sinemanın arka koltuklarında takanlar, sarsakça yan yana dizilenler, dağların tepelerinde mağaralarda bildik; sıska garson kızlarla ıssız yol kenarlarında oynaşanlar- elbiselerini yukarı sıyırarak & bilhassa kıyı benzin istasyonları tuvaletlerinde “tekbencilik” yapanlar & memleketin çokça ıssız yollarında; solgun demode büyük leş sinemalarında, düşlerini değişenler, ansızın Manhattan’da uyananlar ve kendilerini bodrum katlarından dışarı atarak, kalpsiz Macar şarabının tüketmişliği ve 3. caddenin demir düşlerinin dehşetiyle işsizlik maaşlarını almak adına, büroya dek tökezleyerek yürüyenler,

Tüm bir gece boyunca karla kaplı iskelelerde kan dolmuş ayakkabılarıyla yürüyüp, East River’da arzu dolu esrar odalarının kapılarında açılması için bekleşenler,

Hudson kanyonunun dik kayalıklarına kurulu evlerinde ayın savaş zamanı ışığına benzeyen projektörün mavi ışığında büyük intihar dramaları yaratanlar & başlarında defne taçlarıyla unutulacak olanlar,

Düşlerinde kuzugüveci yiyenler ya da Bowery nehrinin çamurlu sularında yengeç lüpletenler,
sarma kâğıdı ve kötü müzikle mal satıcılarının arabalarında sokakların romansına ağlayanlar,

Bir köşede oturup köprü altının karanlığında nefes alanlar, tavanaralarında klavsenle orgazm olanlar,

Teolojinin turuncu sandığıyla tüberkülozlu bir göğün altında alevlerle taçlanmış Harlem’de altıncı katta öksürüğe boğulanlar,

Gece boyunca sihirli sözlerle esriyip sallanıp yuvarlanarak bir şeyler karalayanlar, tan ağarmasının sarılığında anlamsızlığın şiirini yazdıklarını görenler,

Salt bitkisel bir krallık düşleyip de çürümüş hayvanlar ciğer yahnisi yürek paça pancar çorbası ve Meksika pizzası pişirenler,

bir yumurta peşinden et kamyonlarının altına dalanlar,

saatlarını çatılardan fırlatarak zaman dışı sonsuzluğu seçenler & sonraki on yıl boyunca her gün çalar saat sesine uyananlar,
art arda en az üç defa bileklerini kesip de başarılı olamayan ve vazgeçip mecburen içinde yaşlanıp mızmızlanacakları bir antikacı dükkânı açanlar,

kurşuni dizelerin patlamaları & cepleri dolmuş modacıların kafa ütüleyen safsataları & reklamcılığın ibnelerinin nitrogliserin çığlıkları & zeki editörlerin fesatlığının zehirli gazında Madison Avenue’da uyduruk elbiseleri içinde yanarak tükenenler, ya da Mutlak Gerçek’in taksicilerinin sarhoşlukla çarpıp yere devirdikleri,

Brooklyn Bridge’den atlayanlar, bu gerçekten oldu ve yitik adımlarla yürüyenler Çin mahallesinin büyüsünde ruhları kendinden geçenler

yol boyu çorba & yangın kamyonları, beleş bira yok,

umutsuzluk içinde pencerelerden dışarı country söyleyenler, metro kapılarından fırlayanlar, pislik Passaic durağında atlayanlar, zencilerin üzerine atılanlar, tüm sokak boyu ağlayanlar, yalınayak şarapkadehi kırıkları üzerinde dans edenler, 1930′ların Avrupasının nostaljik tükenmiş Alman jazz fonograf kayıtlarını paramparça edenler, viskiyi tüketip inleyerek ıstırap içinde iğrenç tuvaletlerde çıkaranlar, kulaklarında inlemeler ve uğultusu devasa buhar kazanlarının.

geçmişin seyahatlerinin otoyollarından aşağı uçar gibi birbirlerini Golgotha’ya taşırcasına yol alanlar hapis-yalnız uyanık veya Birming- ham jazzın vücut buluşu,
sonsuzluğu bulmak için benim bir vizyonum ya da senin bir vizyonun ya da onun bir vizyonu var mı diyerek tüm ülkeyi arabayla yetmişiki saatte katedenler,
Denver’a yola çıkanlar, Denver’da ölenler, Denver’a geri dönenler & boşyere bekleyenler, Denver’ı bekleyenler & kuluçkaya yatanlar & Denver’da yalnız kalanlar ve sonunda Zamanı keşfetmek için uzayıp gidenler & şimdi Denver bu kahramanları için yalnızlıktan sıkkın,
Ruh bir saniyeliğine de olsa saçlarını halelendirene dek ışığıyla umutsuzca katedrallerde dizleri üzerine çökerek birbirlerinin kurtuluşu ışık ve sineler için yakaranlar,
parçalanmış zihinleriyle altın gibi kafaları yüreklerinde gerçeğin tılsımı cezaevinde imkansız suçlar için beklerken Alcatraz’a tatlı blueslar düzenler,
bir alışkanlığı yetiştirmek için Mexico’ya ya da Rocky Dağlarına Buddha’yı yumuşatmaya ya da oğlanlar için Tanca’ya ya da kara lokomotif için Güney Pasifik Hattı’na ya da Narkissos için Harvard’a mezarlıktaki papatya öbekleri için Woodlawn’a çekilenler,
radyoyu hipnotizmayla suçlayarak akılsağlığı davası açılmasını talep edenler ama delilikleriyle elleriyle kararları askıda bırakan bir jüriyle kalakalanlar,
New York Şehir Kolejinde Dadaizm sunumu yapanların üzerine patates salatası atanlar ardından tıraşlı kafalarıyla ve intiharın soytarı söyleviyle akılhastanesinin granit basamaklarında lobotomiye kuvvetle istek duyanlar,

ve bunun yerine kendilerine İnsülin ve Metrazol şok terapisi elektrikli su terapisi psikoterapi meşguliyet terapisi masa tenisi & hafıza kaybının somut boşluğu sunulanlar,
katatoni içinde kısasüreliğine duralarken şakası olmayan bir karşıkoyuşla yalnızca sembolik bir pinpon masasını devirenler,
yıllar sonra kandan peruklarını saymazsak geriye kel dönenler, Doğunun kaçıkkent koğuşlarında salt delirmişlerde zuhur eden kötü kader esriklik içerisinde parmakla(n)mak,

Pilgrim State’in Rockland’in ve Greystone’un kokuşmuş koridorları, ruhlarının gölgeleriyle ağızdalaşına girenler, geceyarısı aşkın topraklarında-dolmen setleri üzerinde- bir başına sallanıp yuvarlanarak, yaşam düşü bir kabus, vücutları ay denli ağır taşa dönenler,
nihayetinde anayla******, ve ucuz apartman dairesinin penceresinden fırlatılmış son fantastik kitap, ve sabahın 4ünde kapatılmış son kapı, ve cevaben şiddetle duvara çarpılmış son telefon, ve zihinsel mobilyası son parçasına dek boşaltılmış son döşeli oda, gömme dolapta tel askıya iliştirilmiş kağıttan sarı bir gül, ve bu düşsel bile olsa, hiçbir şey ama küçük umut dolu bir sanrı işte-
ah, Carl, sen güvende değilken ben de güvende değilim, ve şimdi sen gerçekten zamanın tüm pisliğinin içindesin-

ve bundan dolayı buz tutmuş sokaklar boyunca koşanlar, elips katalog metre titreşen düzlem kullanımının simyasındaki ani parıldamaya takıntılı,

hayal kurup bitiştirilmiş imgeler boyunca zaman ve uzayda somutlaştırılmış geçitler açanlar ve 2 görsel imge arasında ruhun başmeleğini kapana kıstıranlar ve doğadaki elementlerin özlerini birleştirip Pater Omnipotens Aeterne Deus’nun heyecanıyla coşup bir sıçrayışta bilincin ismini koyup çizgisini belirleyenler,

yoksul beşeri nesrin ölçü ve söz dizinini yeniden yaratmak için ruhlarında kafalarındaki çıplak ve sonsuz düşünüşün ritmini uyumlu kılacak ikrarı reddederek huzurumuzda dilleri tutulmuş ve zeki ve utançla titreyerek ayakta dikilenler,

Zamandaki kaçık serseri, ve kutsanmış melek, bilinmeyen, yine de ölümden sonraki zaman boyunca söylenecek ne varsa koyanlar ortaya,

Ve jazzın hayaletimsi giysisiyle orkestranın altın rengi nefesli borularının gölgesinde yeniden dirilerek doğrulanlar ve Amerika’nın çıplak zihninin aşk için çektiği ıstırapları, kentleri son radyosuna varasıya paramparça eden eli eli lamma lamma sabacthani çığlığıyla üfleyenler saksafonu
parçalanarak vücutlarından çıkartılmış yaşam şiirinin saf kalbiyle ki bin yıl afiyetle yenir.

II

Alüminyum ve çimentodan nasıl bir sfenkstir ki kafataslarını açıp parçalamış beyinleri ve imgeleri yiyip bitirmiş?

Molok! Yalnızlık! Pislik! Çirkinlik! Külkovaları ve elde edilemez dolarlar! Merdiven diplerinde çocuk çığlıkları! ordularda hıçkırarak ağlayan oğlançocukları! Parklarda gözüyaşlı ihtiyar adamlar!

Molok! Molok! Kabus Molok! sevgisiz Molok! Zihinsel Molok! Molok ezici yargıcı insanların!

Molok akıl almaz zindan! Molok kurukafa bayrağı çekilmiş ruhsuz hapishane ve elemlerin kurultayı! Yapıları yargı olan Molok! Savaşın sayısız taştan abidesi Molok! sersemlemiş hükümetler Molok!

zihni salt bir makine olan Molok! damarlarında kan yerine para dolaşan Molok! parmakları on ordu olan Molok! göğsü kendi cinsinin etini tüketen bir dinamo olan Molok! kenarlarından dumanlar tüten bir gömüt olan Molok!

Molok gözleri binlerce kör pencere! uzun sokaklarında ebedi Yahovalar gibi gökdelenler dikilen Molok! sis içindeki fabrikalarında düş kurup cavlağı çeken Molok! devasa bacaları ve antenleriyle kentleri taçlandıran Molok!

Sevdası sonsuz petrol ve taş olan Molok! ruhu elektrik akımı ve bankalar olan Molok! yoksunluğu dehanın sureti olan Molok! yazgısı cinsiyetsiz bir hidrojen bulutu olan Molok! Molok adı us olan!

Molok içinde yapayalnız oturduğum! Kendinde melekleri düşlediğim Molok! Molok Delirdiğim! Sikemiciyim Molok’ta! Aşksız ve erkeksizim Molok’ta!

Molok ruhuma çok önceleri giren! Molok içinde gövdesiz bir bilincim ben! Molok beni doğal esrikliğimden korkutan! Kendimden geçtiğim Molok! Uyandığım Molok! Gökyüzünden boşalan ışık!

Molok! Molok! Robot apartmanlar! görünmez banliyöler! hazine çatıkları! kör sermayeler! şeytansı endüstriler! hayaletimsi uluslar! mağlup edilemez tımarhaneler! granit yaraklar! canavarca bombalar!

Onlar Cennete kaldırırken Molok’u parçaladılar sırtlarını! Kaldırım taşları, ağaçlar, radyolar, daha bir dünya şey! zaten varolan ve hep içinde olduğumuz şehri Cennete kaldıranlar!

Vizyonlar! kehanetler! halüsinasyonlar! mucizeler! esrimeler! Amerikan nehrinde batıp gitti!

Düşler! tapınmalar! aydınlanmalar! dinler! bir gemi yükü duygu zırvası!

Kirişikırmalar! nehrin diğer tarafına! evirip çevirmeler ve çarmıha germeler! tufana kapılıp gitti! Yükselmeler! Anlık tanrı görümleri! Umutsuzluklar! On yılın hayvani çığlıkları ve intiharlar! Bellekler! Yeni aşklar! Kaçık nesil! Zamanın kayalıklarından aşağı!

Gerçek kutsal kahkaha nehirde! Gördüler her bir şeyi! vahşi gözler! kutsal haykırışlar! Çekip gittiler eyvallah deyip! Atladılar çatıdan! ıssızlığa! el sallayarak! yanlarında çiçeklerle! Nehre doğru! sokağa!

III

Carl Solomon! Seninleyim Rockland’da

benden daha kaçık olduğun

Seninleyim Rockland’da

fazlasıyla tuhaf hissettiğin

Seninleyim Rockland’da

annemin gölgesine öykündüğün

Seninleyim Rockland’da

on iki sekreterini öldürmüş olduğun

Seninleyim Rockland’da

o görünmez nüktedanlığınla güldüğün

Seninleyim Rockland’da

aynı korkunç daktiloda büyük yazarlar olduğumuz

Seninleyim Rockland’da

vaziyetin ciddileştiği radyodan bildirilen

Seninleyim Rockland’da

kafatasındaki melekelerin zeka asalaklarını artık içeri sokmadığı

Seninleyim Rockland’da

Utika’nın evlenmemiş kadınlarının göğüslerinden karnını doyurduğun

Seninleyim Rockland’da

Bronx’un kartal bedenli kadınlarının vücutlarında kelime oyunlarıyla eyleştiğin

Seninleyim Rockland’da

Cehennemin dipsiz kuyularında asıllı bir pingpong maçını kaybettiğinden deligömleği içinde feryatlar ettiğin

Seninleyim Rockland’da

katatonik bir halde takıldığın piyanonun başında ruhun masum ve ölümsüz olduğunu donanımlı bir tımarhanede asla imansız ölmemesi gerektiğini söylediğin

Seninleyim Rockland’da

elliden fazla elektroşokla ruhunun hac yolunda gerildiği çarmıhtan bedenine asla yeniden dönmeyeceği

Seninleyim Rockland’da

doktorlarını akıl hastalığıyla itham edip ulusalcı faşist Golgotha’ya karşı sosyalist İbrani devrimi entrikaları çevirdiğin

Seninleyim Rockland’da

Long Islang göğünü yarıp insanüstü kabrinden çıkararak yeniden dirilteceğin kendi yaşayan insan İsa’nı

Seninleyim Rockland’da

yirmi-beş-bin çılgın yoldaşla hep bir ağızdan Enternasyonel’in son kıtasını söylediğimiz

Seninleyim Rockland’da

Birleşik Devletleri öpüp sarmaladığımız çarşaflarımız altında o Birleşik Devletlerin alışkanlık yaptığı öksürüğüyle gece boyu bizi uyutmayacağı

Seninleyim Rockland’da

Seninleyim Rockland’da

rüyalarımda üzerinde bir deniz yolculuğunun damlalarıyla yürüdüğün Amerika’da bir Batı gecesinde gözyaşlarınla otoyol kavşağındaki kulübemin kapısına vardığın

San Francisco 1955–56

HOWL’A DİPNOT

Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal!

Dünya kutsaldır! Ruh kutsal! Ten kutsaldır! Burun kutsal! Dil, sik ve el ve götdeliği kutsal!

Her şey kutsaldır! Herkes kutsal! Her yer kutsaldır! Her gün sonsuzluk! Her adam melek!

Kaçık olduğu sürece dört büyük melek kutsal! Sen ve ruhum delinin kutsallığı kadar kutsal!

Daktilo kutsal şiir kutsal ses kutsal dinleyenler kutsal esrime kutsal!

Kutsal Peter kutsal Allen kutsal Solomon kutsal Lucien kutsal Kerouac kutsal Huncke kutsal Burroughs kutsal Cassady kutsal gizli hayvan sikiciler ve ıstırap içindeki dilenciler ve iğrenç insan melekler kutsal!

Kutsal tımarhanedeki annem! Kansas’taki atalarımın siki de kutsal!

İnleyen saksafon kutsal! Kutsal mahşerî bop! Cazcılar ot hipsterler barış & junk & sarma kutsal!

Kutsal gökdelen ve kaldırımların ıssızlığı! Milyonlarla dolan kafeteryalar kutsal! Sokakların aşağısındaki gizemli gözyaşı nehirleri kutsal!

Doyumsuz yalnızlık kutsal! Orta sınıfın büyük kuzusu, isyanın çılgın çobanı kutsal! Kim Los Angeles’ ı Los Angeles yapan!

Kutsal New York Kutsal San Francisco Kutsal Peoria & Seattle Kutsal Paris Kutsal Tanca Kutsal Moskova Kutsal İstanbul!

Kutsal zamanın sonsuzluğu kutsal sonsuzluğun zamanı kutsal boşluktaki saatler kutsal dördüncü boyut kutsal beşinci enternasyonel kutsal melekteki Molok!

Kutsal deniz kutsal çöl kutsal demiryolu kutsal tren kutsal görüler kutsal halüsinasyonlar kutsal mucizeler kutsal gözçukuru kutsal cehennem!

Kutsal bağışlama! Merhamet! İyilik! İman! Kutsal! Bizler! Bedenler! Kederli! Yüce!

Kutsal ruhun doğaüstü çokça gözalıcı yetenekli şefkati.

Berkeley ‘55


Allen Ginsberg