Baktım yaş 26 olmuş yıllar geçmiş.Ama çok oldu büyüyeli.Çünkü babasını kaybettikten sonra büyümeye mecbur kalanlardanım ben de.Geriye miras bırakılan anneye kocaman sarılarak onu dünyalardan korumak servetini taşıyanlardan.Hayat herkese çiçekli böcekli bahçeler sunmuyor,bize de sunmadı ama şükür yine de.
Hep bir şeyler kazanmak için eğitiyorlar insanı.Şunun için çabala,bunun için yıllarını ayır,diğeri için baba ocağından göç et.Karşılığında sana biraz alkış,biraz da para veriyorlar.Ama o parayı genelde mutlu olmak için kullanamıyoruz.Hep hasta olan babamı araba alıp hastaneye rahatça götürmek için çabaladım.Uzaklara gittim,ancak telefonda duyabildim sesini.Para kazanıp onu hastaneye rahat götürmem gerekiyordu.Buna insanlar mecbur bırakıyordu bizleri.Anne ve babamla gidemediğim piknikler,annemin babamın elini öpemediğim gurbetler,hepsi sonraya ertelene ertelene gitti durdu.Bugün dönüp baktım,babam melek olmuş,uçmuş gitmiş bu diyardan.Son model arabam olsa artık ne olur ki? Yan koltuk boş kaldıktan sonra.En güzel etleri alsam ne olur ki? Babamla beraber yiyemedikten sonra.
Cebimizde para oluyor,yıllarca hayalini kurdurdukları para.Çıkardım bakıyorum şimdi.İçim buruk,içim üzgün.Yüzlercesi birleşse,bir kere sarılamıyorum babama.Binlercesi birleşse,bir kere öpemiyorum elini.Yıllarca hayalini kurdurdukları para,bir demet çiçek alıyor şimdi.Babamın üstüne bırakıp dönüyorum.
Hiçbir şeyi ertelememeli,hiçbir şeyi hem de.Sarılmalı,öyle yürekten sarılmalı ki;dünyalardan daha büyük olmalı tam da o anda.Ben farkettim ki;para çiçek alıyor sadece,birkaç demet renkli çiçek.Onun da boynu bükük kalıyor...
İçimde umut,kalbimde güç.Ölene kadar bu uğurda çabalayacağım.Hadi öyleyse,daha çok sarılmalar için...

Aleyna doğan, bir alıntı ekledi.
03 May 15:36 · Kitabı okuyor

Parminder,ani ölümlerden nefret ederdi.Çoğu insan günbegün eriyerek yavaş yavaş ölmekten korksa da Parminder bunu rahatlatıcı bulurdu;işleri düzene koyacak,vedalaşacak zamanının olmasını istiyordu.

Boş Koltuk, J. K. Rowling (Robert Galbraith)Boş Koltuk, J. K. Rowling (Robert Galbraith)

Başlangıç...
Çamurlu yol. Yağmur hışımla yağıyor. Her zamanki gibi şemsiyemi unuttum. Yere değen damlaların sıçrattığı toprak pantolonumu berbat etti. Yeni çalıştırılmış, camları buğulu belediye otobüsüne atıyorum kendimi. Şoförün elinde sigara, dirsekleri açık camın kenarına dayalı, bilet diyor. Cebimde, avucumun içinde küçücük kalmış mavi kağıdı uzatıyorum. Ulan yine içine etmiş biletin der gibi bakıyor. Bu, engizisyon mahkemesi soğukluğundaki törenden, tek kişilik koltuk arayışına girerek kaçıyorum. Buluyorum bir tane, atıyorum kendimi hemen koltuğa. Çift kişilik koltukları sevmiyorum. Bütün yolculuk boyunca, yanımdaki insanın kişiliği hakkında düşünmekten sıkıldım artık. Bacaklarını açış şekli ile geçirdiği çocukluk arasında kurduğum bağlantılar çoğu zaman içimi zift karası düşüncelerle dolduruyor. Elime aldığım kitabın ilk sayfasında takılı kalıyorum. Okuduğum cümleler bir türlü ilerlemiyor. Sonraki mana beni ilgilendirmiyor demek daha doğru çünkü içimde ele alınmamış binlerce konu saklı.

“Gerizekalı. Gelme bu eve bir daha”.
“Hayatın boyunca neyi başardın ki bu işi başarasın, yeteneksiz”.
Özür dilerim, biraz kafam dağınık, affet n’olur!”.

Her gece aynı terane. O, bana bağırırken, zihnimde otobüste, önümdeki koltuğa oturan kadın oluyor. Kızıl saçları omzunun iki yanına dökülmüş. Kulaklarında kocaman bir küpe, bu yuvarlak ve beyaz surata yakışmış. Giydiği her kıyafet bedenine tam olarak uyan ve geçtiği yerlere kendi rengini bırakan bir kadın. Bana öyle geliyor ki, bu rengi bir tek ben görüyorum.

Şimdiye kadar bana hiç bakmadı ama biliyorum varlığımın farkında. Kendimden korkuyorum, bir gün ona karşı içimde biriken bütün ilkel duygularımı, bulundukları dehlizlerin küflü duvarlarından sıyırıp, ıslak bir öpücük konduracağım boynuna. O da bütün kadınlığıyla karşılık verecek. Arkasını dönüp, tatlı sesiyle gidelim diyecek. Evim çok yakın. Hiçbir şey diyemeden ilk durakta ineceğim, biliyorum.

Otobüs hareket ediyor. O kadar eski bir araç ki, motorun titreyişi bütün bedenimi sarıyor. Kulaklığı takıyorum kulağıma ve Munir Bashir açıyorum. Ud sevmeyen beni bile ud aşığı yapan bir Iraklı.

Kafamı buğulu cama yaslıyorum. Titreyişten dolayı bir anda beynim yerinden çıkacak gibi oluyor. Çekiyorum hemen kafamı, kitaba dönüyorum tekrar. Üçüncü durağa kadar okurum diyorum. Üçüncü durakta kızıl saçlı kadın binecek çünkü, önümdeki boş koltuğa oturacak. Yusuf Atılgan okuyorum. Munir Bashir bitiyor yerine Rachmaninov başlıyor. Nedenini bilmiyorum ama Rachmaninov’un concerto no:2’sini dinlerken ağlamak geliyor içimden. Güzel bir kitabın meydana gelmesini sağlayan şey nasıl doğru kelimelerin yan yana gelmesiyse, güzel bir müziğin oluşması da doğru notaların yan yana gelmesidir.Tek bir kelimenin ya da notanın aradan çekilmesi, eserin sahip olduğu bütün büyünün bozulması manasına geliyor benim için.

Bay C. gibi miyim diye düşünürken sarıyor etrafımı renkler, otobüsün içi rengarenk oluyor. O an anlıyorum kızıl saçlı kadının otobüse bindiğini. Kulağımda Rachmaninov, elimde Yusuf Atılgan ile rengarenk bir otobüsün içindeyim artık.

Geçenlerde okuduğum kitapta, herkesin yazacak bir hikayesi olduğu ama üşendikleri için yazmadıkları yazıyordu. Benim yazacak bir hikayem var sizlere ve üşenmiyorum. İsmim Sabri ve yeryüzünün en yalnız insanıyım.

Necip Gerboğa, Doktor Jivago'yu inceledi.
 06 Nis 00:59 · Kitabı okudu · 18 günde · Beğendi · 9/10 puan

Öncelikle, zamanında babamın kitaplığından aşırıp kendi kitaplığıma dahil ettiğim, lakin yıllar boyunca tozunu almak dışında başka bir ilişki kurmadığım bu değerli eseri, bir etkinlik marifetiyle elime alıp okumamı sağlayan değerli okur dostlarım Ebru Ince , NigRa ve her okur buluşmasında kitabın adını zikrederek bilinçaltımıza yerleştiren ve süreci hızlandıran Muzaffer Akar 'a teşekkür ederek incelemeye başlamayı kendime bir borç biliyorum... Bu etkinlik olmasaydı, 1982 basım bu kitap muhtemelen oksitlenip kendi kendini imha edinceye kadar kitaplığın bir köşesinde sırasını bekliyor olacaktı... Ve ardından hızlı adımlarla incelemeye geçebilirim artık...

Ne zaman, nerede ve hangi koşullar altında doğacağımızı kendimiz seçemiyoruz ya hani... İşte beni en derin düşüncelere iten konuların başında gelir bu mevzu... Evet ben seçmedim bu hayatı, bu coğrafyayı, bu çağı... Mesela hayatımın sabah televizyon kuşağında Seren Serengil ile Seda Sayan'ın rekabet ettiği bir döneme denk gelmiş olması inanın benim seçimim değildi... Ya da toplumun %2'sini falan ilgilendirmesine rağmen memleketteki en geniş katılımlı tartışmaların başında 'taksi mi, uber mi' tartışmasının gelmesi de tamamen benim dışımda gelişen bir olay... Bir Instagram annesinin, sponsorlu bir çekim esnasında sırf o an canı istemediği için şarkı söylemeyen çocuğunu, mikrofonun açık olduğunu bilmeden gizlice azarlaması ve tartaklaması da bizzat gözlerimle şahit olduğum, asla ve kat'a seçmediğim ama yaşamak zorunda olduğum hayatın sıradan bir sahnesi sadece... Ancak Doktor Jivago'yu okuyunca yine de biraz kızdım kendime yukarıdaki düşüncelerimden dolayı... Nedenini birazdan anlatacağım dilim döndüğünce...

Yuri Jivago ya da bilinen adıyla Doktor Jivago, seçimini yapamadığı hayatında bizim kadar şanslı(!) bir insan değildi maalesef... Yaşamak için gözlerini açtığı ülkede bir dünya savaşı, bir halk devrimi, devrimle birlikte gelen bir iç savaş ve bunlara benzer pek çok toplumsal vaka, peşi sıra birbirini takip ediyordu... O dönemin Rusya'sında yaşayan insanların mesleği ne olursa olsun her biri kolunda apoletler taşıyan kıyafetlerle gezmek zorundaydı. Çünkü her şeyden önce onlar birer askerdi. Yani benim gibi 6 ay askerlik yapıp 10 yıl bunu anlatan bir askerlikten söz etmiyorum. Askerlik onların yaşam biçimiydi. Ellerine tüfek alacak yaşa geldiğinde başlayan ve mezarda sona eren bir askerlikti onlarınki... Kimi zaman düşmanla, kimi zaman birbirleriyle savaştılar. Rusça'nın yanında sadece kurşunlarla iletişime geçtikleri ikinci bir dil biliyordu hepsi...

Ve böyle bir yaşam içerisinde en büyük lüksleri hayatta kalabilmekti. Çünkü ölmek için o kadar çok neden vardı ki... Sürekli devam eden bir savaş ya da çatışma halinden bahsetmiyorum bile. Yolda yürürken denk gelecek bir kör kurşun, evinize atılacak başıboş bir bomba, karşı taraftan başına buyruk bir askerin o anki kişisel insiyatifiyle kurşuna dizilme, en az savaş kadar tahribat yaratan kış koşulları ve yakalanmama ihtimaliniz sıfıra yakın olan bulaşıcı hastalıklardan herhangi birinin sizi o an öldürüp bu ateş çemberinin dışına çıkarması işten bile değildi... Yani lafın kısası, Hummel tişört giyip röfleli saçlarla birbirlerine su sıçratıp akşam ödül olarak lahmacun ziyafeti çekilen bir Survivor değildi onlarınki... Hayatta kalmak, dahası, tüm bu cendere içerisinde bir aile kurabilmek, bir meslek sahibi olmak, çoluğa çocuğa karışabilmek gerçek bir yetenekti...

İşte Yuri'nin de yapmak istediği buydu aslında... Önce içinde bulunduğu koşulları kabullenmek ama olabildiğince tarafsız kalıp her şeye rağmen kendine ait bir hayat kurabilmekti amacı... Kısmen başardı da bunu. Ancak günümüzde de sık sık duyduğumuz bir laf var ya hani, 'taraf olmayan bertaraf olur' diye... İşte bu laf zamanı gelince Yuri Jivago için de geçerlilik kazandı... İş bu noktaya geldiğinde Jivago nasıl tercihler yaptı, başına neler geldi gibi konuların detaylarına girmeyeceğim... Orası da kitabı okuyacak okurlara kalsın...

---------------------------------

Yanlış hatırlamıyorsam Chuck Palahniuk 'e ait bir tespitti; zamanında okumuştum bir yerlerde... Palahniuk, çağımızın çoğunlukla büyük toplumsal vakaların yaşandığı bir çağ olmadığını hatta olabildiğince boş ve anlamsız bir çağda yaşadığımızı vurguluyordu ve bireysel olarak girdiğimiz bunalımların, saçma sapan dertlerimizin ve genel anlamda mutsuzluğumuzun işte bu boşlukla ilişkili olduğunu belirtiyordu. Katılır veya katılmazsınız ama bana oldukça enteresan gelmişti bu tespit. Tabii ki savaş çıksın, devrim olsun, Jivago gibi kelle koltukta bir hayat yaşayalım demiyorum. Ancak yaşadığımız çağda derin bir boşluk olduğu kesin ve kitleler olarak bu boşluğu nasıl doldurabileceğimizi henüz keşfetmiş değiliz...

İşin garibi, kitapta geçen dönem üzerinden hemen hemen 100 yıl geçmiş. Yani tarih perspektifinden bakarsak çok da uzun bir zaman değil aslında... İnsan üzerine düşündükçe nasıl bir duyguya bürünmesi gerektiğini kestiremiyor tam olarak. Mesela 100 yıl önce savaşın içinde, paranın değerini tamamen yitirdiği ve birkaç dilim taze ekmek karşılığında her şeyin satın alınabildiği; çalışır durumda bir sobanın büyük lüks sayıldığı bir ortamdan, lüks deyince Swarovski taşlı iphone 8 kılıfının akla geldiği bu döneme hangi ara geldik, inanın hiçbir fikrim yok...

İnsanlık, tarih boyunca savaşmış, birbirini öldürmüş, devletleri ve toplumları dizayn etmiş, sınırları çizmiş, her türlü doğal kaynağı ortaya çıkarmış; biz de şimdi gelip tüm bu oturmuş düzeni hunharca tüketiyormuşuz gibi bir manzara var karşımızda... İnsanlık tarihinin en şımarık çocuklarıyız belki de... Açlık veya salgın hastalıklarla boğuşmuyoruz. Zamanında insanlar yeterli gıdayı alamadıkları için tifodan, dizanteriden, vebadan ölürken bizdeki ölümlerin çoğu obezite veya mide küçültme operasyonlarından kaynaklanıyor... Bunun gibi belki de sayfalarca örnek verebiliriz pek çok konuda... Tüm bunların üzerine bir de yüzsüz gibi tarihi, insanları, toplumsal olayları eleştirip duruyoruz. Altımıza koltuk çekmişler, biz ise neden sırtımıza yastık koymadılar derdindeyiz...

--------------------------------------

Neyse efendim, bu konulara bir girdik mi bir daha çıkamayız. En iyisi incelemenin sonlarına doğru biraz da kitapla ilgili notlarımı paylaşayım ve dağılalım sonra:)

* Eğer bu kitabı okumaya niyetliyseniz kesinlikle benim yaptığım gibi hayatınızın en yoğun dönemine denk getirmemenizi tavsiye ederim. Kitap zor değil ama yorucu bir kitap. Özellikle ilk 70 sayfa karakterleri tanımakla geçiyor. İsimlerin hepsi şu sekiz tane sessiz harfin yan yana geldiği tipik Rusça isimler:) Atıyorum, kitabın 27.sayfasında tanıştığınız bir karakterle, 438. sayfada bir anda tekrar karşılaşabiliyorsunuz. bendeki baskının başında kitaptaki karakterlerin adının yazdığı sıralı tam liste vardı ve çok işime yaradı açıkçası...

* Boris Pasternak'ın akıcı bir dili var ve bölümleri (RTS öğrencileri iyi bilir) 'scene'lere ayırarak yazmış. Bu nedenle sinema veya tiyatroya uyarlanması nispeten kolay bir kitap ki zaten defalarca uyarlamışlar.

* Sinemada 'yönetmenin kestiği sahneler' olur ya, işte bunun edebiyat versiyonu da lazım sanırım:) Bu kitapta bazı bölümler bence biraz fazla uzatılmış. Biraz daha sadeleştirilebilirmiş. Ancak dönemin şartlarında belki de böylesi daha makbuldür, bilemiyorum.

* Kurguda çok fazla tesadüf durumu var. Zaten kitabı okuyan pek çok okur bu durumu gündeme getirmiş. Tesadüfler beni aşırı rahatsız etmedi ancak Pasternak'ın olasılık hesaplarını biraz altüst ettiği de bir gerçek:)

* Kitap aslında bir yandan da aşk kitabı... Siz benim bu konuda tek kelime etmemiş olmamı lütfen dikkate almayın:) Çok tasvip ettiğim bir aşk hikayesi değildi kendi adıma. Ancak başkaları hayranlıkla takip edebilir bu hikayeyi, onu bilemem...

------------------------------------------

Ve geldik incelememizin son satırlarına... Anlatmak istediklerimin yarısını bile anlatamadım ama bir yerde de durmak lazım diye düşünüyorum... Doktor Jivago, ara sıra kendi kalbinde de hissettiği ve bizim çağımızda da sıkça görülen 'kalp teklemelerinin' sebebini biraz da manevi nedenlere bağlamış. Diyor ki;

"Çoğunluk, yaşamak için ikiyüzlü hayat sürmek zorunda. Sağlığınız da bunun etkisi altında kalıyor. Gün geçtikçe, duyduğunuzun, düşündüğünüzün aksini söylemek zorundasınız. Sevmediğiniz bir şeyi sevmek, hoşlanmadığınız birşey karşısında hoşlanır gibi davranmanız gerekiyor. Sinir sistemi denen şey uydurma birşey değil. Varlığınızın parçası... Ruh denen şey tıpkı ağzınızın içindeki dişler gibi göğsünüzde duruyor. Buna devamlı olarak karşı gelemezsiniz. İsyan eder.”

Bence güzel ve evrensel bir teşhis koymuş Jivago... Bir de reçeteyi yazsaydı keşke diyesi geliyor insanın:) Lakin onu da belki hayatın içinde bir yerlerde aramak lazım. Ama bunu savaşmadan, kurşun sıkmadan, aç kalmadan, çocukları öldürmeden, birbirimizi ötekileştirmeden başarmak zorundayız.

Umarım kalbimiz, bizi her şeyin çok daha anlamlı ve yaşanabilir olduğu, umut dolu bir dünyaya taşıyacak kadar sağlamdır...

Hepinize keyifli okumalar dilerim...

Zeynep, Boş Koltuk'u inceledi.
 02 Nis 00:07 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Büyük bir umutla başladım kitaba. Ne de olsa çok önemli bir yazarın kitabıydı. Konusu da ilgi çekilebilir bir konuydu

. Öncelikle şunu belirteyim, kitabın kesinlikle belirli bir konusu yok. Bir kasabada yaşayan birçok insanın - ki bunların çoğundan tek tek bahsediyor, çok fazla karakter var - Barry Fairbrother’ın ölümünden sonra hayatlarında yaşadıkları. Yaşadıkları ama, aslında kitapta tüm karakterler biraz da geçmişleriyle, hatalarıyla, toplumdaki yozlaşmaya yüzleşiyor. Yer yer çok sıkıldığım da oldu, ama ne yalan söyleyeyim hep bir sonraki sayfayı merak ederek okudum. Kitap kendini okutuyor bence. Çok fazla cinsellik ve küfür içeriyor - yozlaşmaya dikkat çekmek amacıyla. Ben biraz gereksiz fazla bulmuş olsam da, okunmayacak bir kitap olmadığını düşünüyorum.

Ece Bayram, bir alıntı ekledi.
30 Mar 23:14 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Seçim yapmak tehlikeliydi: Seçim yapınca diğer bütün seçeneklerden vazgeçmek zorunda kalıyordu insan.

Boş Koltuk, J. K. Rowling (Robert Galbraith) (Sayfa 516 - Doğan Kitap)Boş Koltuk, J. K. Rowling (Robert Galbraith) (Sayfa 516 - Doğan Kitap)
Nuran Taş, bir alıntı ekledi.
 09 Mar 22:14 · Kitabı okudu · 7/10 puan

Gözlerimi kapayıp konsantre olabilirsem tıraş sonrası losyonunun kokusunu alabilirdim. Hastane odasında yalnız yattığını düşündüm. Kendini yalnız, üzgün ve sevilmemiş hissediyor muydu? Ya ölürse ve bu koltuk onun gibi kokan tek şey olarak kalırsa? Tekrar nefes aldım ama bu sefer kokuyu seçemedim. İçime suçluluk duygusu çöreklendi ve etkisi beni boş, korkmuş ve son derece bencil hissettirdi.

Kötü Kızlar Ölmez, Katie Alender (Sayfa 104 - Yabancı yayınları)Kötü Kızlar Ölmez, Katie Alender (Sayfa 104 - Yabancı yayınları)