• Bu kitap, Osmanlı öncesinde dini nedenlerle Haçlı Orduları tarafından, Birinci ve İkinci dünya Savaşları sonrasında ve 1992 Savaşı’nda ise Sırplar ve Hırvatlar tarafından sürekli soykırıma tabi tutulan ama asla yok edilemeyen Boşnak halkının acılarını,Türk halkına biraz olsun tanıtabilmek amacıyla Ayşe Kulin tarafından yazılmıştır.Roman kahramanı, Nimeta, bir inşaat mühendisi ile evli ve iki çocuk annesidir. Bosna Televizyonu’nda haber görevlisi olarak çalışmaktadır. Mesleği gereği, Bosna Savaşının başlamasına kadar ülke içinde meydana gelen olayları yerinde gözlemler. Bu görevlerden birinde Zagreb’de çalışan gazeteci Stefan ile tanışır. Kısa zamanda ilişkileri aşka dönüşür. Nimeta , ailesi ve Stefan arasında bir tercih yapma zorunluluğu karşısında kendi içinde psikolojik bir savaş vermektedir. Aynı günlerde ülke içerisinde de mevcut düzen yavaş yavaş bozulmakta , Yugoslavya Federasyonu muhtemel bir iç savaşa doğru ilerlemektedir. Daha net bir ifade ile , Sırbistan , “Büyük Sırbistan” arzusuyla federasyonu sonu meçhul lakin muhakkak kan ve acı dolu bir savaşa ; faturasını Boşnaklar’ın çok ağır ödeyeceği kanlı bir savaşa sürüklemektedir.
    Bence Sevdalinka Sırpların Saraybosna’da yaptıgı vahşetin ve soykırımın ne boyutta oldugunu anlamak için okunması gereken bir eserdir.
  • Yaşattılanlarla unutulmaz bir Bosna Savaşı. İçime oturan yumruyu hala söküp atamadığım bir kitap. İnsanı insan olmaktan utandıran yaratıkların Bosnalı kadınlara yaşattıkları. Gerçek bir hikaye ve kahramanı hala yaşıyor....
  • Yazarın okuduğum ilk kitabı.
    Savaş yıllarındaki Bosna'yı, gerçekçi bir aşkı, anne olma isteğini ve dostluğu okuyoruz.
    Kitaptaki karakterler çok güzel yazılmıştı.
    Gemma'nın hissettiği tüm duygular, yaşadığı ikilemler, hayata tutunma çabası...
    Diego'nun çocuksuluğu, sevgisi, savaş ve acımasızlıkla dolu bir dünyada yaşadığını fark ettikten sonraki bunalımı...
    Büyük hayalleri olan Aska'nın savaşın kadınlar üzerindeki vahşetiyle beraber değişen hayatı...
    Hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğu çok güzel bir roman bu kitap.
    Yazarın dilinin akıcılığını ve etkileyiciliğini gördükten sonra diğer kitaplarını da okumak istedim.
    Kesinlikle daha çok tanınması ve okunması gereken bir yazar.
  • “Ne çok şey borçluyuz Siyonist Hıristiyan Trump’a.

    Kendi adıma çok teşekkür ediyorum : Hay sen çok yaşa Trump, Şaron gibi öleme!

    Adam daha ne yapsın; tarihin koridorlarında eski zaman güzellemesi ile mutlu, günümüzün dayatmaları karşısında ezik ve sinik, dünya sevgisi ve ölüm korkusuyla titrek, narkozlu uykulardaki Müslümanları sarsıp kendine getirmek için çırpınıyor.” (Yaşasın Trump! 14.12.2017)

    Herkes düşünsün!

    Liberali, sağcısı, solcusu, muhafazakârı, kemalisti, ulusalcısı… En çok da “Zulüm 1453’de başladı” diyenler.

    İçimizden hatırı sayılır oranda kitleleri devşirdiler. Bu ülkenin canlarını, bu ülkenin değerlerine karşı siyasal ve kültürel Truva atları olarak sahaya sürdüler. Etnik, mezhebi, ideolojik iç çatışmalar armağan ettiler. Dayattıkları ulus devlet formatı, hep ayrışma, güvensizlik, düşmanlık tohumları ekilmesine sebep oldu.

    Saldırgan, sapkın, kudurgan, haydut ve putperest Batı medeniyetinin doğu kolu Rusya’nın işgallerini gördük. Yüzbinlerce şehit verdik, Sarıkamış ve diğer doğu topraklarımızda.

    1915’de “Çanakkale geçilmez!” dedik. Filistin’den Şam, Bağdat, Hicaz’a; Afrika’dan Bosna, Üsküp, Prizren, Arnavutluk, Makedonya, Bulgaristan, Batı Trakya’ya; Kafkaslardan Türk Cumhuriyetler, Diyarbekir, Van, Gaziantep, Urfa, Gaziantep’e, yüzbinlerce Osmanlı toplumunun yiğit çocuklarını şehit vererek… Batı medeniyetinin batı kolu İngiltere ve Fransa’nın işgal girişimlerine göğüs gerdik…

    Çanakkale geçildi!

    1920’de batılı emperyalistler ellerini kollarını sallayarak İstanbul’u işgal ettiler.

    İşgalci Batı güçlerinin ideolojisini, kültürünü amentü haline getiren bir devlet yapılanması çıktı karşımıza.

    O halde bunca kanı niye döktük? Yüzbinlerce şehidi ve yaralıyı niye verdik?

    Anayasadan medeni kanuna, ceza kanunundan ticaret kanununa değin tüm hukuk müktesebatını işgalci, sömürgeci Batıdan aldık.

    Kıyafet başta olmak üzere kültürel tüm verilerimizi, davranış biçimlerimizi değiştirdik. Batı toplumları kertenkele deliğine girse biz de girer olduk.

    Camilere kiliseler gibi sıralar, oturaklar koymayı konuştuk. Yeni kıble Batı olmuştu.

    Ama yine de memnun olmadılar, güvenmediler. Yahudiler, Hıristiyanlar hiç dostumuz olmadı, kıyamete kadar da olmayacaklar.

    “Coğrafya kaderdir” denir. Ateist, liberal, ulusalcı, Kemalist, demokrat olmak fark etmez; Batının gözünde hepsi yine de Müslümandır.

    Dindar, laik Türkiye toplumu olarak neler yapmalıyız?

    Liberaller, Amerikancılar, Avrupacılar! Hâlâ kurtuluşu Batıda mı arayacağız?

    Bize ait değerlere şüpheyle hatta nefretle bakarken Batı’dan gelen her şeyi kutsamaya devam edebilir miyiz?

    Evet… Mahkûm edildiğimiz mağaranın dışına çıkarak, Araf tepesinde, tarihe yön veren Batı’nın kalbimize şırınga ettiği gerçekliklerin sahte olabileceğini düşünerek işe başlayabiliriz.

    Gözlerimizi hakikatin ışığına alıştırarak, modern gözbağcılığın gösterisine dur diyebiliriz.

    Batının merhametten, insanlıktan yoksun çocukları nereye gittilerse toprakları koloni, insanlarını köle yaptılar.

    Amerika yerlilerini düşün: Toprakları çalınan, özgürlükleri elinden alınan. % 90 ‘ı yok edilmiş yerli kardeşlerimizi.

    Afrika’ya bak: Kaynaklarını talan etmeye, insanlık onurunu ayaklar altına almaya koşmalarına. Büyük zulümlerle, hayvan avlar gibi topladıkları insanlarını köleleştirerek Amerika’ya götürmelerine. Renklerinden hakaret kelimeleri üretmelerine, “zenci” demelerine. Köklerinden koparılmış siyah kardeşlerimize…

    Asya’ya dön yüzünü: Muazzam yeraltı ve yerüstü kaynaklarını ülkelerine akıtmak için insan avına çıktıklarını… İşgallerini sağlamlaştırmak için kitleler arasına fitne ve fesat tohumları ektiklerini. Şirketler kurarak ülkelerin kaynaklarını sömürdüklerini, demografik yapıları değiştirdiklerini gör…

    Hatırla: İki dünya savaşı çıkardıklarını, en az 110 milyonun insanın ölümüne sebep olduklarını. Suçsuz insanların üzerine, şehirlere atom bombası attıklarını.

    En az bir milyon Ruandalıyı Suriyeliyi katlettiklerini, 2 milyona yakın Iraklının yok edildiğini…

    İnsanlığın vicdanını, merhamet duygularını lekelediklerini. Irkçı ve faşist olduklarını. Hitler’i, Mussolini’yi, Lenin’i, Stalin’i, Mao’yu dünyaya belâ ettiklerini. Beyaz’ın efendi diğerlerinin hizmetçi olduğuna inandıklarını.

    Afganistan, Irak, Suriye ve Yemen’de yeni silahlarını denediklerini itiraf eden Amerika’yı, Rusya’yı, İngiltere’yi, Fransa’yı ve diğerlerini…

    Gelelim bize.

    Güçlü bir öze dönüş rüzgârına ihtiyacımız var. Tarihimiz ve tecrübelerimiz bize derinlik ve direnç sağlayacaktır.

    Hep beraber özeleştiri yapmalıyız. 200 yıllık Batılılaşma maceramızın ne getirip götürdüğüne dair.

    Teknolojik üstünlük ve getirdiği zenginlik, dünyanın başına belâ edilmiştir. İnsan ruhunun bu denli çölleştiği, insanın değersizleştiği, küçüldüğü günümüzde; şiddet, sapkınlık, ailenin yara alması, psişik ve nevrotik hastalıkların çığ gibi artması, intiharların yaygınlık kazanması görmezden gelinemez.

    Küresel kapitalizmin patronlarına, din bezirgânlarına, Batı’nın anayasal güce kavuşturduğu ideolojik prangaya karşı sağlıklı, yapısal bir tavır geliştirmeliyiz.

    Önce neye inanacağımızı belirlemek zorundayız: Putlaştırılmış akla ve Şeytan’a mı, sonsuz merhamet sahibi, bağışlayıcı yüce Yaratıcıya mı?

    İman ve aklın yollarını ayıranlara aldırış etmeden değer ve nesne üretmeliyiz.

    Adâlet hiçbir bahane göstermeden hedefimiz olmalı. Ehliyet ve liyakat en önemli ölçü kabul edilmeli, hiçbir partizanlık bu hazineyi değersizleştirememeli.

    Küresel kapitalizme kaynaklarımızı, ulusal/küresel medyaya değerlerimizi yağmalatmayacak rasyonel adımlar atmalıyız.

    Zevk ve sefa içinde, hız ve hazzın kölesi olarak tüketim toplumunun ruhsuz ve amaçsız parçası olmaya hayır diyebilmeliyiz. Lükse, israfa karşı tutarlı ve kararlı bir duruş sergilemeliyiz. İlkelerle büyür, sade bir hayatla geleceği inşa eder; lüks ve konforla batarsınız.

    Üretmeden tüketme peşinde koşmak, küresel kapitalizmin kölesi olmaktır.

    Dünyada en az tasarruf yapan ülkeler arasındayız. Tasarruf, dış güçlerin operasyonları önünde güçlü bir settir.

    Haydut Batı güçten anlamaktadır. Savunma sanayini daha da güçlendirmeli, dışa bağımlılığımızı en aza indirgemeliyiz. Teknolojik eksikliği de olsa silâhlarımızı, araç ve gereçlerimizi kendimiz üretmeliyiz. Yerli yazılımlar hayatî önem arz etmektedir.

    Kadınlarımızı kapitalizmin oyuncağı olmaktan kurtarmalıyız.

    İman, ahlâk, ilim ve davranış bütünlüğünü yakalamalıyız.

    Bütün ilimlerin bir arada verildiği eğitim sistemi; ateizm, deizm, nihilizm dalgalarını kıracaktır.

    Bağımsızlığımızın yolu; iman, ahlâk, akıl, plân, proje bütünlüğünden geçiyor.

    İşte o zaman ülkemizi her türlü saldırıdan koruyabilir, yeniden insanlığın vicdanı, ezilenlerin sesi olabiliriz.

     

    11.08.2018, Kardelen, Ankara

    Mehmet Yavuz AY
  • "Baba,baba,şuraya bak! Sular kıpkırmızı."
    "Elbette oğlum.Bosna'ya yıllar boyunca Boşnakların kanı aktı.Her sabah güneş doğarken,Bosna Nehri bütün kollarıyla,bir an için tüm o savaş kahramanlarının hatrına, bu rengi alır."
  • Tarihe damgasını vurmuş önemli kişiliklerin yine tarihe not düşülmüş konuşmalarının bulunduğu ilgi çekici ve bilgilendirici bir kitap.

    Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethinden önce askerlerine yaptığı konuşmadan tutun, Martin luther King'in tarihin en etkileyici özgürlük talebi olarak kabul edilen konuşmasına,
    Biten Bosna savaşı sonrasında Aliya İzzetbegovic'in vicdanları uyandıran sözlerinden, ikiz kulelere yapılan saldırı sonrası George Bush'un yaptığı konuşmaya kadar yazar tarihi geniş bir yelpazede ele alıyor.

    Sıkmadan, bunaltmadan tarih okutabilmek bir başarıdır bence.

    Ali Çimen diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da tarihi okuyucuya sevdirip bilgilendiriyor.
  • . . .beklenen yağmur en sonunda yağar ama savaştan geriye kalan her şeyi yağan yağmurun temizlemesi mümkün müdür acaba..?" .
    .
    🇧🇦 İncir Kuşları / Sinan Akyüz 🇧🇦 .
    .

    Selamunaleykum^^ Yakın zamanda Bosna Hersek 'e gitmek nasip oldu . Gidene kadar bildiklerim Aliya İzzetbegoviç ile kısıtlıydı. Ne Srebrenica soykırımından , ne de Sırp'tan , Boşnak 'tan haberim vardı . Gittim , gezdim , gördüm ama bence en önemlisi hissettim. İnsanlar mutlu değillerdi . Evlerin, binaların duvarlarında kurşun izleri , sokaklarda katliam yapılan yerlerde kırmızı boyalar içinde insan hissetmekten , unutmamaktan başka ne yapabilirdi ki zaten. Bosna daki yaşanmışları belki daha sonra tekrar tekrar anlatırım . Fakat şimdi lafı daha fazla uzatmadan kitaptan bahsetmeliyim. Bende unutmamak ve gidişime anlam kazandırmak için Bosna Hersek katliamı sırasında yaşananlar , yaşayanlar hakkında kitaplar okumaya başladım. . Kitap Sırpların yaptığı katliam sırasında konservatuar öğrencisi olan Suada Hatiboviç üzerinden anlatılıyor.Aynı ırktan gelen , aynı ülkede yaşayan sadece dinleri farklı olan iki genç aşık oldu Suadaya. Biri Müslüman Boşnak diğeri Hristiyan Sırp .Bir kızı bin kişi ister bir kişi alır demişler . Biri aşkına karşılık bulup sevgisini büyüttü, diğeri ret cevabını alıp intikamla dolup taştı.
    . Tarih 6 Nisan 1992'ye geldiğinde bir bombayla başladı bütün acılar . Suadayla birlikte bir çok Boşnak kadının kaderi olanlar zihnimde defalarca yaşandı. Kitabın ilk sayfalarında da denildiği gibi "Bir gün ... Sıradan bir insanın başına sıra dışı bir olay geldi.Ve böylece baş karakterimizin yolculuğu başladı." Suada Hatiboviç 'in yaşadıkları daha doğrusu Boşnak kadınlarının yaşadıkları (çünkü ne diyordu " Bu kitap hayal ürünü bir roman değildir. Tamamen gerçeklere dayanmaktadır." ) beni ciddi derecede etkiledi. Bunu göze alarak , hüznün ağır bastığı zamanlarda okumaktan kaçının. Bende günlerce etkisi sürdü. .
    Doğru kelimeleri kullanamamak , kitabın gerçekliğini yansıtamamaktan korkuyorum. Nacizane tavsiyem zamanınızı ayırıp Bosna Hersek 'i araştırmaya başlayın ve hissedin. (Mesela hemen şu an)
    Selametle