Suleyman

Madem "Aksa'l-gâyât" a talibiz, dualarımızda onu istiyoruz; öyleyse bugünkü mârifetimizin dünküyle aynı seviyede olmasına rıza gösteremeyiz. İki günümüzün eşit olmasını kabullenemez, onu bir aldanmışlık sayarız. Bu sebeple, başkaları hakkında hüsnüzan etsek de, şahsımız adına iman ve mârifet hususundaki çok küçük bir kayma ihtimalini bile çok büyük bir tehlike olarak nazar-ı itibara almalı ve o ihtimalin gerçekleşmesine kat'iyen fırsat vermemeliyiz.
Reklam
"Ben bir hiçim" dersin; götürür bir yere birkaç lira sadaka verirsin, verirken de hiç kimseye görünmezsin, fakat öyle tehlikeli bir mülâhazan vardır ki; "Bu insanlar neden bu kadar kör; yok mu şu cömertliğimi fark edecek bir adam. Allah rızasına niyet ettik, gizli gizli veriyoruz ama şu fedakârlığım da görülse ve söylense fena mı olur?" düşünceleri sarmıştır zihnini.
Açık kibir bellidir, farkedilebildiği ve bilindiği için ondan dönme ihtimali vardır. Fakat tevazu ve mahviyetin altına gizlenmiş kibir, gurur ve ucubdan kurtulmanın yolu yoktur. Bunlar hiç iflah etmeyen öldürücü virüsler gibidir.
İşaratü'l-İ'caz
İnsanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcut bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezaizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar.
Aslında, tevbe de bir mânâda, tıpkı sehiv secdesi gibidir. Sehiv secdesi, namazdaki bir ihmal, bir terk ve bir yanılmaya karşı "cebren linnoksan" dır, yani, ondaki eksiği, gediği sarma, pansuman yapma demektir. Tevbe de, insanın şahsî hayatındaki hatalara karşı cebren linnoksandır. O da bir sargıdır; kırığı ve çatlağı sarma, bir yönüyle, kulluk anlayışını yeniden cilalama mânâsına gelir.
Reklam