• 413 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Mankurtlaşıyoruz. Yavaş yavaş, ağır ağır. Uzun yıllardan beri. Farkında olmadan. Nedir peki mankurtlaşmak? Ya da sadece mankurt ne demek? Bu gizemli, manalı sözcük ne anlama geliyor?
    Cengiz aytmatov'un kendi topraklarının bağrından alıp romanla nakşettiği bir efsaneye dayanıyor mankurt. Efsane şu şekilde: Sarı-Özek bozkırında yaşayan, etrafındaki kabilelere eşkıyalık yaparak içinden Juan Juan kabilesi vardı. Bu kabile etrafındaki diğer kabilelerle sürekli savaş yapıyordu. Tabi her savaşta olduğu gibi bu savaşlarda da savaş esirleri oluyordu. Juan Juan kabilesi ellerine geçen savaş esirlerine daha önce görülmedik bir işkence yapıyordu. Esirin önce saçları tıraş ediyor, saç kökleri tek tek koparılıyor, akabinde elleri kolları bağlanıyor, başına yeni kesilmiş, sıcak, kanlı deve derisi yapıştırılıyor, bozkırın ortasına, güneşin altına bırakılıyor ve 5-6 gün yemek su vermeden olanda bırakılıyor. Pek çok esir bu işkenceye maruz kalırken hayatını kaybediyor. Hayatta kalanlarsa, hafızasını kaybediyor. Geçmişine ait ne varsa her şeyi unutuyor, adı dahil. Sadece efendisine hizmet için yaşamaya başlıyor. Bu işkenceden sonra diğer insanlara nazaran daha kuvvetli oluyorlar. Bu sebeple, köle pazarlarında en çok mankurtlaşmış insanlar satılıyordu.
    Mankurt kelimesi buraya dayanıyor. Efsanenin devamı ise şu şekilde: Bir savaşta oğlunu kaybeden Nayman Ana, oğlunun mankurt olmuş olduğunu öğreniyor. Oğlunu böyle bir durumdayken Juan Juan kabilesinin elinde bırakmak istemeyen Nayman Ana, her şeyi göze alarak Juan Juan kabilesinin yaşadığı topraklara gidiyor. Oğlunu buluyor fakat mankurt olan oğlu annesini tanımıyor. Annesi ona geçmişini, adını, ailesini, memleketini hatırlatmaya çalışıyor fakat oğlu maalesef hatırlamıyor. Bu durumu fark eden mankurtun efendisi, eline ok ve yay veriyor ve annesi bir daha gelirse onu vurmasını söylüyor. Annesini tanıyamayan mankurt, annesi bir daha geldiği zaman onu oklayarak öldürüyor.
    ***
    Evet, mankurt kelimesi buraya dayanıyor. Peki, eski zamanlara dayanan bu kelimeyi, efsaneyi bizim nasıl anlamamız gerekiyor? Artık Juan Juan kabilesi yok. Sarı özek bozkırında kabile savaşları yok. Nayman Ana, mankurtlaşan oğlu yok. Ama, eskisi gibi olmasa da, efsanedeki gibi bozkırın ortasında günlerce esirler bırakılmasada; şimdi, günümüzde daha farklı yöntemler uygulanıyor. Zulüm devam ediyor, işkence devam ediyor, soykırım devam ediyor, maziyi unutturma uğraşları da devam ediyor.
    Günümüzdeki bu durumu ikiye ayırmamız mümkün. Bu sayede mankurt kelimesinin manasını daha iyi anlayabiliriz. Birincisi, maddi zulüm; ikincisi manevi zulüm.
    İlk olarak maddi zulmü ele alalım. Bu zulüm; kanla, silahla, ateşle yapılan zulümdür. Sovyetlerin Müslüman milletlere yaptığı işkenceleri, soykırımları, katliamları buna örnek gösterebiliriz. Misal, Kırım halkı. Soyvet Devleti'nin emelleri, kini, ırkçılığı, din düşmanlığı sebebiyle Kırım'ın yerli halkı olan Kırım Tatarlarını, bir gece topraklarından sürmüşler. Bir çoğu yolda kırılıp gitti bu insanların. Geri dönmek içinse, insanların yaklaşık 50-60 yıl beklemesi gerekti. Bu insanlar, yapılan zulümler sebebiyle, koyulan yasaklar sebebiyle, dinlerinden imanlarından, kültürlerinden uzaklaşmışlardı. Günümüzdeki Kırım'da halen daha zulüm devam etmektedir. Halen daha insanlar dilediği gibi yaşayamamakta, kültürüne dilediği gibi bağlanamamaktadır. Çünkü yasaklar halen daha devam etmektedir.
    Sadece Kırım halkı değildir bu zulme uğrayan. Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan ve diğer devletler ve bu zulme uğramıştır. Kültürlerinden, mazilerinden, özlerinden koparılmışlardı bu insanlar. Halen daha o zulmün etkileri sürmektedir.
    Yaşayan örnekler bulabileceğimiz gibi, Cengiz Aytmatov'un Gün Olur Asra Bedel romanında da bulabiliriz bunlardan. Kazangap'ın oğlu Sabitcan mesela. Cenaze kafilesini geri döndüren Teğmen Tansıkbayev gibi mesela. İstisnalar da elbette ki mevcuttur, Yedigey Cangeldi gibi.
    ***
    İkinci olarak ele alacağımız zulüm, manevi zulüm. Bu zulüm, maddi zulümden şu yönüyle ayrılmaktadır: Maddi zulüm kan odaklıdır. Silahla, zorla, kanla işini görmektedir. Alttan alarak değil, çaktırmadan değil, herkesin gözüne sokar yapılmaktadır maddi zulümler. Manevi zulümse, meyveleri yıllar sonra alınacak şekildedir. Hemen etkisini göstermez. Zulme uğrayan, zulme uğradığını farkında bile değildir genellikle. Ve ilginçtir, bu zulmün sonunda bir millet topyekün değişmiş hale gelebiliyor.
    Örnek olarak, zulüm olup olmaması kişiden kişiye göre değişebilir biz sadece örnek vermeye çalışıyoruz, Tanzimat Dönemi'ni verebiliriz. Tanzimat Fermanı 1839'da ilan edildi. Bu ferman sayesinde, Türk milletinin kafa yapısı komple değişmeye başlamıştır. İlk Tanzimat döneminin ürünleri, Tanzimat döneminin fikir yapısını savunan aydınların ilk örneklerini yaklaşık 30-40 yıl sonra görüyoruz. Şinasiler, Namık Kemaller, Recaizade Mahmut Ekremler... Ve ayrıca, bu değişimin arafta kalan ürünleri de vardı. Hem kendi milletinden bir parça taşıyıp hem de kafasını komple Batıya adapte eden alafranga tipler ortaya çıktı. Mesela, Araba Sevdası'ndaki Bihruz bey. Bu değişimi kendisine rahmet olarak görüyordu. Batıya kaplandığı için kendini, tabiri caizse, ermiş olarak görüyordu. Ama sonucunda neler yaşadığımı malumdur. Mankurtlaşmıştır
    ***
    Sözlerimizi hülasa edelim.
    Maddi zulüm kanlı olur. Aynı Juan Juan kabilesinde olduğu gibi kısa vadede bir milletin beyni zorla yıkanmaktadır. Herkes zulmün olduğunun farkındadır.
    Manevi zulüm ise farkında olunmadan olur. Yani, zulme uğrayan zulme uğradığının genelde farkında değildir. Mankurtlaştığının farkında değildir. Yıllar sonra, yapabilirse eğer, başını ellerinin arasına alıp fark etmektedir. Ama iş işten geçmiş.
    Ne olursa olsun, dikkat buyurun, zulüm maddi veya manevi devam etmektedir.
    Hangisi olursa olsun zulümden korunmak ve karşısında durabilmek niyazıyla...
    İyi okumalar dilerim.
    Muhabbetle.
  • Bu siteye katıldığım ilk günlerden beri edindiğim bir amaç var: Dini görüşler haricindeki ortak değerlerde buluşabilecek olduğum insanlarla hareket edebilmek. Dini görüşü dışarıda tuttum çünkü benim görüşüme göre dinin, tanrının varlığı ya da yokluğu bu hayatta verdiğimiz mücadelede bir şeyi değiştirmiyor. Yüksek İşsizlik oranlarını değiştirmez, adalet kavramının çıkarcı kitleler tarafından saptırılmış oluşunu değiştirmez, Düşünce özgürlüğünü kullanmak isteyenlerin hapiste çürüyor olduğu gerçeğini değiştirmez. Manavdan beş çeşit meyve yerine iki çeşit alabilir olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Ayda bir, yılda bir et yiyen insanların var olduğu gerçeğini değiştirmez. İstediğiniz kadar devam ettirin.. Her gün öldürülen kadınların diğer gün unutulduğunu değiştirmez. Çocukların maruz kaldığı cinsel istismar olaylarının onbinlerce olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu yüzden din dışında kalan değerlerde buluşabileceğim insanlarla muhatap olmayı tercih ediyorum. Tartıştıktan sonra ortak değerlerde buluşamayacak olduklarımı ise görmezden geliyorum çoğunlukla.
    Az okunan, az bilinen, az değinilen yerlere temas ettim. Yazdım, yorum yaptım, etkinlik düzenledim. Ortak bir platformda bireysel olandan çok toplumsal olana ağırlık verdim. Bazen dışarıda yaşananlara çok öfkelendiğim anlar oldu sert, sarsıcı incelemeler yazdım. "Birey olarak ne yapabiliriz ki?" ya da "Benim konuşmamla ne değişecek?" Cümleleri ile kıyıda köşede durmayı tercih etmedim. Yaşlı siyasetçilerin yüzyıllardır oyuncağı olan gençliğin sessiz kalmasını, sindirilmesini kabul etmek istemedim. Sürekli "saygı" çerçevesinde dayatılan zorlama bir sessizliği de kabul etmiyorum. Ben okuyor ve düşünüyorsam yazmalıyım da. Okuduğum kitaplardan alıntılar paylaşmak benim kim olduğuma işaret etmez ya da neye inandığımı da. Birey olarak yaşadığım sorunlar ise çoğunlukla toplum ve iktidar mekanizmalarının aksaklıklarından kaynaklıdır. Bu aksaklık bana sorun teşkil ediyorsa bunu dile getirme özgürlüğüm varken kullanırım. Zaten sınırlı bir özgürlük durumumuz var asıl mücadelemiz bu olmalıyken Ortak öfkeleri doğru hedefe yöneltmek gerekirken, biz birey olarak örselenme durumunu daha çok önemsiyoruz. Altını çizerek belirtiyorum. Birey olarak her şeyden hassasiyet kapacak olduğumuz zamanlar çoktan geride kaldı. Herkes dışarda akan hayata baksın, odasının penceresinden sokağa baksın. Sabah saat sekizde işe giderken ki yürüdüğüm on dakikalık mesafede yüzlerce çocuk işçi görüyorum ben, çalıştığım iş yerinde her gün istismara uğrayan kadınlar, çocuklar görüyorum, o insanların yaşadığı çaresizlik durumunun nasıl bir his olduğu ile her gün yüzleşiyorum. İş yerimin karşısındaki parkta yatan sokak insanlarını görüyorum. Sebepsiz zenginleşenleri görüyorum, iltimaslarla iş yaptıranları görüyorum. Kısaca bu çürümüşlük durumuna her gün maruz kalıyorum. Ve bu durumu değiştirebilecek devrimleri geçmişte yapan ama devrimlerini koruyamayan bir ülkede yaşıyorum. Her şeyi kabul edelim, hiçbir şey yapmayalım, okumayalım, düşünmeyelim, sorgulamayalım neden sömürüldüğümüzü dile getirmeyelim boyun eğelim, daima çıkar sahipleri kazansın hayallerini kuranlara karşıyım. Benim işim kitaplar, yıllardır öyleydi, öyle kalmaya devam edecek. Ben üzerime düşeni elimden geldiğince yapıyorum. Etrafımda olan kişileri sorgulamaya, düşünmeye, gerçekleri göstermeye sevk ettirebilecek kitapları tarihin gömülü yerlerinden çıkarıp sergiliyorum bundan faydalanmak isteyen de çıkabilir kendince gereksiz bulan da. Ama kendi düşüncelerimi kendim yönetiyorum benim çizgim budur. Ve bazen bu sitede öyle şeyler oluyor ki kendimi karşıdakilere anlaşılır kılmak için ekstra uğraş vermeme neden olanlar çıkabiliyor. Bunlara ayrıca teşekkür ediyorum. En azından geriye dönük bir öz eleştiri yapıp şuana kadar gelebiliyorum. Tutarlı-tutarsız noktalarımın olup olmadığını da belirleyebiliyorum. Yazmak, okumak, düşünmek eylemlerine sürekli vurgu yapan Ahmet Cemal'in "Okuyan Gençlere Mektuplar" bölümünden bir parçayı gençlere ya da diğer tabiri ile Z Kuşağı diye kategorileştirilenlere hediye ederek bitiriyorum.

    Sizler yani bu ülkenin okuyan gençleri:

    "Sizin en büyük yalnızlığınız, özgür seçimleriniz sonucu tek başınıza kalmayı yeğlemiş olmaktan kaynaklanmıyor.
    Asıl yalnızlığınız, hep kalıpları öğrenmenin görev diye belletilmesinin, gerçek anlamda bir ahlaka giden yolun ancak insanın kendi ahlakını önce kendi iç dünyasında yaşamasından, yaşadıklarının ahlakını da savunmayı öğrenmesinden geçebileceği gerçeğine karşın, hep çoğunlukla hangi erdemleri savunduğu belirsiz ve düzmece ahlak kurallarıyla yaşamak zorunluluğunun yol açtığı bir yalnızlık - ya da gönüllü olduğu hiç de söylenemeyecek bir iç sürgün
    Sizler, kendi seçimlerinizle, özgürce biçimleyeceğiniz, sorumluluğunu üstleneceğiniz, yalnızca sizin olacak yaşamlar için değil, fakat sanki yalnızca elden düşme ya da ikinci elden yaşamlar için yetiştirilmektesiniz. Yaşana yaşana iyice yıpranmış, birey bağlamında hangi duraklardan geçeceği artık ezbere bilinen, kalıplaşmış, böyle olduğu için de hâlâ ve ne ölçüde geçerli olup olmadığı hiç sorgulanmayan değer yargılarıyla belirlenmiş, hiçbir dönemecinde biraz da serüven tadı taşımayan yaşamlara mahkûm edilmişsiniz.
    İnsanoğlu, elbette bir boşluğun içine doğmaz. Daha dünyaya gözlerini açtığı andan başlayarak hem en yakınında bulunanların hem de, başta doğduğu ortamın kültürü olmak üzere, içinde bulunduğu koşulların etki alanına girer. Ancak, varlığını hep sürdürecek olan böyle bir etki alanında kalması, insanın sonraki tüm gelişmesinin edilgin bir çizgiyi izleyeceği veya izlemesi gerektiği anlamını kesinlikle taşımaz. Çünkü insan, doğadaki öteki canlılardan farklı olarak, içinde bulunduğu ortamları ve koşulları kendi istediği doğrultuda olabildiğince değiştirmesini sağlayacak ve adına irade denilen bir güçle de donatılmıştır. İnsan, dünyaya hem öteki insanlar gibi biri hem de tümüyle kendine özgü biri olmak üzere, deyiş yerindeyse bir tür çifte kimlikle gelir. İnsanlık tarihinin gelişme sürecinin bize gösterdiği en önemli gerçeklerden biri, toplumsal yaşam içersinde kendine özgü kimliğini geliştirme isteğinin insanda neredeyse bir içgüdü niteliğiyle var olduğudur. Düşünce tarihinde yer etmiş adların hepsinin insanoğlunun bu özgürlüğünü de defalarca vurguladıkları göz önünde tutulduğunda, böyle bir özgürlüğün önemi kendiliğinden ortaya çıkar."

    Kendimize özgü kimliğimizi oluşturup koruyalım..
  • Bakın 1 kaç gün önce Demiştim ya NASA açıklama yapmak zorunda kalacak yapmış olduğu açıklamaya bakalım
    17:09.2020 yapmış olduğu açıklama Nasa duyurdu Güneşte haraketlenmeler başlamış koca bir yalan ...
    Gezegenimiz Dünya'nın da yer aldığı Güneş Sistemi'nin tek yıldızı olan Güneş'in solar hareketliliğin artıp azaldığı 11 yıllık döngülerden geçtiği biliniyor. Şu 11 ' Rakamı saten bunun bir proje olduğunu aslında güneşte bir patlama meydana gelmeyecek .
    devam edelim ... Uzmanlar demiş ki Güneş patlaması sırasında gezenenimzdeki güç şebekeleri uydular GPS ile çalışan Hava yolları şirketleri roketler uzaydaki astronotlar bile etkilenebiliyormuş Kocaman bir yalan
    Bunun öncesi 1 ' ay önce açıklamasında Gelecek bir kaç gün içinde güneş patlamaları meydana gelecektir diyen NASA Bakın dikkat edin Gelecek bir kaç gün içinde demiyor Gelecek vurgusu yapıyor
    önümüzdeki bir kaç ay içinde diyor Aptal'mı sanıyorsunuz insanları böylesine saçma bir açıklama yazık kafanıza :)
    Bakın diyor ki ' Hava yolları etkilenecektir Yavrum benim sen bu yolda giderken ben Tur bindirdim ;) Gelelim JAPONYA uçak kazası olacak diyorum olmak zorunda çünkü planlar işlemesi lazım Yakın zaman uçak felaketi olacaktır %100 gerçek
    Bonus soru :) Neden Japonya başbakanı 2 hafta önce istifa etti Biliyorsun Bu felaketin olacağını bu topun altına girmemek için istifa etmek zorunda kaldın En iyisini yaptı aslında böyle bir Kazanın bedeli faturası Ülke liderine kesilecektir
    Ben sadece Şifreleri analiz edebilirim bende sıradan bir insanım Ama zeki bir insanım asla yanılmam
    asıl bölüm sonu canavarı 3'11 okuduğunuz için teşekkür ederim ...
  • - Ayrılsak da görüşmeye devam edelim olur mu ?
    - Nasıl ? - Neden ?
    - Sen çok iyi birisin, seni kaybetmek istemiyorum.
    - Ne kadar iyiyim mesela ?
    - Çok..
    - Senin kadar iyi miyim ?
    - Benden daha iyisin.
    - İnsan kendinden daha iyisini istemiyor dimi hiç bir yerde ?
    - Böyle konuşma. Seni çok seviyorum insan olarak.
    - Hayvan gibi sevdiğim için mi gidiyorsun o zaman ?
  • 272 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Yıllardır şu sözleri duymuşuzdur etrafımızdan,-Dış güzellik önemli değildir.-, -Güzellik gelip geçicidir.- her ne kadar söylenen bu sözlerin ne kadar içtenlikle söylendiğini bilmesem de ben bu konuya girmeyeceğim. Asıl değinmek istediğim YA GÜZELLİK GEÇİCİ OLMASAYDI.

    (spoiler içerebilir)

    Dorian Gray saf, temiz ve olağanüstü derecede yakışıklı bir gençtir. Bu yönlerinden dolayı ressam Basil'in ilgisini çeker, Basil, Dorian'ın ruhuna ve güzelliğine aşık olur. Basil'in dostça olan aşkı yaptığı tablolara da yansır ve sık sık Dorian'ı model olarak kullanır. Yine Dorian'ın model olacağı günlerden biridir ve o gün Basil'in stüdyosunda, romanımızın en renkli ve savunduğu düşünceler bakımından sıradışı adamı Lord Henry de ordadır. O karşılaşma Dorian için hayatının dönüm noktası ve romanın adeta kırılma noktasıdır.

    Lord Henry ve Dorian arasında gençlik hakkında kısa bir konuşma geçer. Lord Henry ona güzelliğinin kiymetini bilmesini çünkü birkaç sene sonra böyle kalmayacağını söyler. Bu sözler Dorian'ın ruhuna ve kalbine ekilmiş kara tohumlar gibidir. Ressam Basil de aynı gün Dorian'ın enfes bir portresini çizer öyleki bu portre Basil'in sanatının zirvesidir. Portreyi gören Dorian'ın ağzından şu sözler dökülür 'Ne hazin! Ben yaşlanıp çirkin bir şey olacağım. Oysa bu portre hep genç kalacak. Keşke tam tersi olabilseydi! Ben hep genç kalsaydım da şu resim yaşlansaydı. Bunun için neler vermezdim. Varımı yoğumu verirdim. Ruhumu bile satardım!'(syf.30) Bu sözler Dorian'ın artık saf ve temiz olmaktan çıktığının kanıtıydı adeta. Dorian güzelliğe ve gençliğe tapmaya başlamıştı ve ettiği bu yakarış, dilek nasıl olur bilinmez ama gerçek olmuştu.


    Romanın devamında Dorian'ın yaptığı her türlü çirkin ve berbat şey yüzüne değil, portreye yansıyordu öyle ki portre artık berbat ve şeytani gözükmeye başlamıştı. Dorian'ın temas ettiği tüm dostları adeta felakete sürüklenir olmuştu. Tek bir gün yaşlanmamasının cefasını sürüp eğlenirken yaptığı kötülükleri unutmakla geçirir olmuştu Dorian. Ona göre kötü hissettiren hiçbir şey hatırlanmamalıydı. Çok uzun bir süre kendine hep bir meşgale bulup hayatına devam ediyordu.


    Bir gün Dorian iyi bir insan olmaya karar verip kendince bir iyilik yapar ama bunu kibrinden yaptığını görünce ona bunca zamandır eziyet edenin aslında portre olduğunu düşünür ve alelade olmayan bir bıçak ile portreyi parçalar. Bu noktada Dorian çirkin ve şeytani bir suratla yerde ölü bulunur.


    Bilinmeyen bir şey varsa o da Dorian'ın yaptıklarımı tabloyu değiştiriyordu yoksa tablo değiştiği için mi Dorian bunca kötülüğü yapıyordu.


    Unutmayalım 'Güzellik;yaz yemişleri gibidir. Çabuk çürür çok dayanmaz.' o yüzden klişelerden devam edelim, dış güzellikten çokta bir şey beklemeyelim ruhlara bakmaya çalışalım, ne kadar zor olsa da. 'Ruhun güzelliği, bedenin güzelliği kadar kolay görülmez.' - Aristoteles





    Kendimce bir inceleme yapmaya çalıştım umarım hoşunuza gitmiştir. Herkese iyi okumalar ve iyi günler dilerim.


    Allons-y
  • 113 syf.
    ·Puan vermedi
    Mina Urgan neredeyse oyunun kendisi kadar uzun ve güzel bir önsöz yazmış. Bu arada bu önsöz kelimesi için TDK ayrı yazılmalı derken İş Bankası Kültür birleşik yazmayı tercih etmiş. Bence de birleşik olmalı ama zaman zaman ayrı yazıyorum TDK'nin etkisinde kalıp. O önsöz sayesinde oyuna hakim oluyorsunuz ve çok daha bilinçli bir şekilde sıkılmadan okuyorsunuz kitabı. İki saat içinde bitebilecek bir oyun ama önsözle falan üç dört saati bulabilir. Ben viskili kahve eşliğinde okudum. Bir yerden sonra kahve çok daha lezzetli Shakespeare çok daha şiirseldi. Tavsiye ederim.

    Sohbet etmekten çok keyif aldığım bir arkadaşımla yine yoğun bir diyaloğun ortasındayken adı geçti bu oyunun. Konuştuğumuz şeyleri destekleyen, örnekleyen ögeler vardı oyunda. Sevilmek için etrafına para saçan, sevgiyi parayla satın almaya çalışan bir adamın parasının tükenmesiyle birlikte etrafında kimsenin kalmaması ve kendisini çok sevdiğini söyleyen kişiler tarafından ihanete uğraması sonucu karakterindeki 180 derecelik dönüşümü üzerine bir oyun bu. Mina Urgan'a göre karakterlerin hepsi simgesel ve yine bir önceki cümle de Mina Urgan'ın yorumu ki ben katılmıyorum o yoruma. Sevginin parayla çok rahat satın alınabilecek bir şey olduğunu, zaten sevgi denen kavramın kutsallaştırılacak bir şey olmadığını bir faydacılık durumu olduğunu savunuyorum. Ama asıl katılmadığım kısım Timon'un sevilmek uğruna para saçtığını söylemesi. Timon sevilme arzusu kadar sevgiyi gösterme biçimi olarak da yapıyor bunu. Sevgi kutsalsa Timon'u takdir etmeli Mina Urgan. Oysa o Timon'u kibirli olmakla itham etmiş neredeyse. Benim sevgi üzerine düşüncelerimi bir kenara bırakıp kitap özelinde devam edelim. Mina Urgan, Timon akıllı davranmalıydı, insanların iyi ve kötü özellikleri olabileceğini unutmamalıydı diyor. Oysaki gerçek sevginin ''vermek'' üzerine kurulu olduğunu öğütleyen oldukça fazla kişisel gelişim zırvası var. Mina Urgan'a ise Timon eleştirisi konusunda katılmasam da sevgiyi yorumlayışı konusunda kesinlikle katılıyorum.

    Önsözde yazanları tekrar edecek olsam da kitabı bundan daha iyi anlatacak cümlelerim yok. Shakespeare'in az bilinen oyunlarından biriymiş bu ve yer yer ciddi farklılıklar varmış oyunda. Bu nedenle oyunun bir bölümünün Shakespeare'den sonra yazıldığı ya da tam tersi bir başkası tarafından yazılan oyunun Shakespeare tarafından tamamlandığına ilişkin görüşler varmış ama Mina Urgan bunlara katılmıyor. O, oyunun Shakespeare tarafından yazıldığını ama sonra Shakespeare'in oyunun üzerinden tekrar geçmediği o yüzden bazı bölümlerinin hafif kaldığı fikrini benimsiyor. Sonuçta bir çeviri okuduğumuzdan ve Shakespeare diline falan da hakim olmadığımdan gerçekten de şu bölümler hafif kalmış falan diyemem elbette. Benim oyundan anladığım -işime gelen kısım tabii- sevginin, tıpkı benim iddia ettiğim gibi, somut şeylere bağlı olduğu, herhangi bir kutsallık ihtiva etmediği ve insanın, -yine tam da iddia ettiğim gibi- doğası gereği bencil bir yaratık olduğu. Shakespeare bana kalırsa yozlaşmış ahlaki değerlerden, insanlığın çöküşünden falan da bahsediyor ki 16. ve 17. yüzyıllarda yaşadığını göz önüne alırsak demek ki mazi güzellemesi yapmak da çok mantıklı değil. Dünya hep böyle bir yerdi ve hep böyle olacak. Değişen sadece yöntemler, araçlar. Oysaki amaçlarda iyiye ya da kötüye doğru bir sapma yok. Tabii yanlış bir mesaj vermek de istemem, Shakespeare iyi olan, cömert olan kaybeder falan demiyor. Hatta kitabın sonunda ana hikayeden bağımsız bir yan hikayeyi dikkate aldığımızda mertliğin, hak aramanın zalimliğe, haksızlığa galip geldiğini söylüyor. Her ne kadar Mina Urgan, karakterleri alegorik olarak tanımlıyor olsa da aslında günümüzde de neredeyse birebir örnekleri görülebilecek karakterler oyunda mevcut. Umarım bir gün sahnede de izleme şansım olur bu oyunu diyor ve Timon'un sözleriyle bitiriyorum;

    Bir daha gelmeyin yanıma; deyin ki Atina'ya
    Timon yıkılmaz konağını kurdu
    Tuzlu dalgaların okşadığı bir kumsalda
    Deniz her gün örtecek üstünü
    Kabarıp coşan köpüklü sularıyla.
    Gelin oraya, mezar taşım kahinlik etsin size.
    Dudaklarım, bırakın acı sözleri, konuşmaz olun;
    Belalar temizlesin tüm kötülükleri!
    Tek işleri mezarlar, kazançları ölüm olsun insanların;
    Güneş sakla ışıklarını, Timon yok artık yarın.

    ''hiçlikte her şeyi bulacağım''