"Felaketlerin sosyolojisi" alanındaki araştırmaların bu aşamasında en önemli soru, tek seferlik bir felaketi, gelmekte olan bir dizi yoğun, tekrarlanan ve büyük ölçekli olan felaketle karşılaştırıp karşılaştıramayacağımızdır. "Toplumların dayanıklılığı” bir çöküş süresince aynı şekilde işlemeye devam edecek midir? Bundan daha az kesin şey yoktur. Savaş zamanlarında (özellikle de iç savaşlarda) toplumsal düzen o kadar hızlı bozulur ki en barbarca eylemler en "normal" nüfuslarda ortaya çıkabilir, bunu biliyoruz. Bununla birlikte -ki bu en azından bir kazanımdır- tahmin edilmeyen ve tek seferlik bir felaketin merkez üssünde, insanların başlı başına önemli olan bu beklenmedik kapasiteye sahip olduğunu biliyoruz. Bir yanda yardımlaşma ve diğerkâmlık, diğer yanda rekabet ve saldırganlık, bunlar aynı madalyonun, insan doğasının iki yüzüdür. Bunların bir insanda veya toplumdaki ne oranda görüldüğü sayısız etkene bağlıdır. Binlerce yıllık gizli bir tarif gibi, yardımlaşmanın muhteviyatı, yani bu hassas simya da incelikli ve karmaşık kalmaya devam ediyor. Bugün davranış bilimleri, insan grupları içindeki işbirliğinin çok hızlı bir şekilde rekabete dönüşebileceği gibi bunun tersinin de aynı şekilde geçerli olabileceğini keşfediyor. Ayrıca çok sayıda çalışma ve gözlem, vahşi doğada en güçlünün sözü geçtiğine ve herkesin herkesle savaştığına inanan liberal toplumumuzun kurucu mitiyle çelişmektedir. Bu araştırma alanı, kolapsolojinin en heyecan verici ve en acil konularından biridir. Kimse çöküşün toplumsal dokusunun ne tür ilişkilerden oluşacağını söyleyemez ama yardımlaşmanın önemli hatta belki de temel bir rolü olacaktır. İşin aslı, bireyciliğin yalnızca enerji zengini bir toplumun karşılayabileceği bir lüks olduğu açıktır. Herkesin "500 enerji kölesi " varken neden birbirimize
Sayfa 136·Kitabı okudu
Araştırma-İnceleme
Kırıldığımızı söylemezsek ne olur?
Kırgınlığımızı ifade etmediğimiz veya fark edilmediği senaryodan devam edelim biz. Böyle bir durumda münasebetimiz bir süre sonra eski haline dönebilir. Ancak zihnimizin bir köşesinde kırıldığımız durumları not ediyor, biriktiriyoruzdur.
İnsan ve Hayat
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Fatiha 3.Bölüm
EUZUBİLLAHİMİNEŞŞEYTANİRRACİM BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM Elhamdulillahi rabbil âlemin esselatu vesselamu aleyke ya seyyidel evveline vel ahirin ve ila cemiil enbiyayi vel murselin ve ila cemiil evliyayi vel hamdulillahi rabbil âlemin. Allah’ın Fatiha’da ne murad ettiğini, Fatiha’yı nasıl anlamamız gerektiğini, Kur’an’ın Fatiha’yı nasıl tefsir ettiğini anlatıyorduk, sohbetimize devam ediyoruz inşallah. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz veda hutbesinde; “size bir emanet bırakıyorum ki ona sarıldıkça asla delalete düşmezsiniz. O, Allah’ın kitabı Kur’an’dır”(İmam Malik-Muvatta: 1395 Nolu hadis. Hakim-Müstedraki sahiheyn Cilt1-sayfa 93) buyurur. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz bu emaneti kendisinden sonra sahabeye, sahabeler tabiîne, tabiîn de tebe-i tabiîne emanet etmiştir. Mü’minler kıyamete kadar da bu emaneti birbirlerine emanet ederler. Evet, bu emanet Allah’ın kitabı Kur’an’dır. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz bu emanete; yani Allah’ın ipine sarıldı. Bunun için Allah ayet-i kerimede; “hepiniz hep beraber Allah’ın ipine topluca sımsıkı sarılın”(Âli İmran /103) buyurur. Allah’ın ipi; Kur’an’dır. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz Allah’ın ipi olan Kur’an’a sarılıp, sahabeye de; “Kur’an’a benim sarıldığım gibi sarılın, benim anladığım gibi anlayın, onunla amel ettiğim gibi amel edin” demiş, sahabe de öyle yapmaya çalışmıştır. Sahabeler bu yüzden gökteki yıldızlar gibi olmuşlardır. Mallarını, canlarını Allah yolunda feda etmiş, bununla ebedi hayatlarını, cenneti, Allah’ın rızasını kazanabilmişlerdir. Bu nedenle Allah ayet-i kerimede onlar için; “ben onlardan razıyım, onlar da benden razıdır”(Tevbe /100) buyurmuştur. Kur’an, Allah’ın ipiyse ona sarılan Allah’a gider, gitmelidir. Biri Allah’a gidemiyorsa Allah’ın ipine sarılmamış, sarılamamış demektir. Allah’ın ipinden başka ipler
Sayfa 195·Kitabı okuyor
Barzani, düşmanlar listesinin en üstüne Talabani'nin adını yazdığından, Halepçe kasabı, "can düşmanım" dediği Saddam'a sarılıp Talabani'yi yok etmeye çalışıyor. Irak, "kan davalısı" iran'ı Kuzey lrak'tan atmak ve Yu­murtalık-Kerkük boru hattını güvenceye almak için Talabani karşısında Barzani'ye arka çıkıyor. ABD de, bölgedeki 'baş düşman'ı iran'ın Kuzey lrak'taki varlığından rahatsız olduğundan, dünkü düşmanı Saddam'ın Erbil'i işgaline göz yumuyor, hatta belki de yeşil ışık yakıyor. Talabani de Barzani'yi listesinin başına koyduğundan iran'ı arkasına alarak bölgede güçlenmeye ve boru hattını denetimine almaya çalışıyor. Barzani ve Talabani, bir yandan birbirlerinin gözlerini oymaya çalışırken, bir yandan da yan gözle Öcalan'ı kollu­yor; onun fazla güçlenmesine fırsat vermemeye çalışıyorlar. Peki bütün bu kör dövüşünün altında ne yatıyor? Bu kavganın ne ideolojiyle bir ilgisi var; ne din kardeşliği takıyor, ne de ırktaşlık. Bu, üç tane aşiret reisinin, avuç içi kadar bir toprak üzerinde yürüttükleri iktidar ve dolar sava­şı... Barzani, Talabani ve Öcalan ... "Baş ol da istersen so­ğan başı ol" hırsını hayat düsturu edinmiş üç feodal ağa, Ku­zey lrak'ın kıraç dağlarının 'hakimi' ve yoksul çobanların 'efendisi' olmak için, onyıllardır Kürdü Kürde kırdırıyor. Peki Kürtler neden gık demeden ölüyor bu ağaların pe­şinde? Çünkü orada, bırakın birey olmayı, halk bile olama­mış, bir aşiretin mensubu olarak doğmuş, o aşiretin reisi için ölmeye hazır çobanlar, köylüler var. 36. paralelin kuzeyinde hangi aşiret reisi sopa sallarsa sallasın, koyunlar kendi ken­dilerine otlamaya, bebeler bir yaşına varmadan ölmeye, ka­dınlar dayak yemeye devam ediyor. Değişen tek şey, kimin için ölüneceği ve kime haraç verileceği. İşte bu toprakların huzur bulabilmesi, bu
Gülay Göktürk, 3.09.1996 tarihli Yeni Yüzyıl gazetesi.·Kitabı okudu
Nevin’in Arayışın da Saadeti anlattı ve Gitti(Ah densiz adamlar)
“Babacığım,” diyordu, “ şimdiye kadarki isimlerim ‘ Konsolos un kızı’ , ‘Gazetecinin karısı’ oldu. Böyle olması da iyi oldu. Bugüne kadar hep bir şeyler peşinde koştum. Şimdi hatırladıkça bunları, utanıyorum, diyeceğim ama bir çok kelimelere kafamızda verdiğimiz anlamlar, hiç olmazsa o kelimeler kadar yanlış, yalan, kof… Sirklerde bazı ehli hayvanların adeta utanma kelimesinin anlamına yakın bir halde sinişlerini görmüştüm. Utanılacak şeylerden utanmaz olduğumuz nispette Hayvanlarla uyuşur, tabii bir ahlak telakkiimiz olsaydı, bari. işi buraya kadar getirmenin sebebini yanlış anlamamanızı rica ederim. Niyetim ahlaka çatmak filan değil. Sadece kelimelerin elle tutulur ‘concret’ olmayanlarının kıymetlerinden niçin günden güne kaybettiklerini öğrenmemden. Menfaatsiz, riyasız bir toplum aleminde iyi ve doğru bir açıklama ile elle tutulamayan ‘abstrait’ kelimeler ancak bir anlam alabilirler. Yoksa ya işimize geldiği nispette, yahut da başımıza geldiği nispette yapacağımız açıklamaların bir önemi olmaz. İşte bugüne kadar peşinde koştuğum ‘saadet’ kelimesi de bunlardan biri hem de bana izahi en mübrem (kaçınılmaz, zorunlu) geleni idi. Hikayeler, romanlar , şiirler, saadeti aramam, hatta aramadan bulmam lazım geldiğini adeta talim ediyorlardı. Arada bu kelimenin zevkten, dünya nimetlerinden, insan tabiatının bir özgörürlüğünden ibaret olduğunu söyleyen kitaplar da vardı. Bir üçüncü izah da böyle bir kelimenin bir çok kelimeler gibi uydurma bir kelime olduğunu, yaşamanın onunla, hiçbir ilgisi bulunmadığını, onsuz da başı sonu olmayan bir dünya içinde riyasız ve kıymetsiz, hiç olmazsa aldatılmış olmadan yaşanabileceğini söyleyenler de vardı. Bu üçüncü kısım kitapları daha çok beğendim. Beğendim ama birinci kısımdakilerini, denemek daha bir kolayıma geldi. Belki de
Sayfa 81·Kitabı okudu
Sen varsan şu yeryüzü daha yaşanır benim için
Bir ödev kağıdının üstünde, "Yirmi yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?" yazıyordu. Ödev kâğıdının köşesine düzgün bir şekilde çizilmiş mavi çiçeği görünce, gülmeden edemedim. Kağıttaki sorunun altına Kepçük bir çizim yapmıştı. Askeri üniforma içinde çizmeye çalıştığı kişi kendisi olmalıydı. Boyunu oldukça uzun çizmişti. Yanında elini tutan gelinlikli bir kız vardı. Her şeyi renksizken bir tek gözleri mavi, saçları siyah olan bir kız... Yamuk yumuk çizilmişti ikisi de. Çocuksu bir resimdi ama şu yaşımda gözlerimden akıttığı yaşlar ve hissettirdiği duygular asla çocukça değildi. "Murathan," diye mırıldanırken sesimi ben bile zor duymuştum. "Kepçük'ün gözünden yirmi yıl sonraki Murathan ve Gökçen." Artık gözyaşlarım baraj kapakları açılmış bir şekilde gözlerimden boşanırken bakışlarımı ona çevirdim. Öyle yoğun bir aşkla baktım ki yüzüne, kalbimdeki bu aşkın her bir detayını görsün istedim göz bebeklerimde. "Bundan yirmi yıl önce kendimi görmek istediğim iki yer vardı," dedi şiir gibi sesi. "İlki asker olmaktı. İkincisi ise en yakın çocukluk arkadaşımı, bir de hayat arkadaşım yapmak. İlkini başardım. Sıra diğerinde." Diğer eli aniden resmin üzerine doğru uzandı ama boş değildi. Avucunun içindeki zarif yüzük, karanlığın içinde dahi parlıyordu. Ağlamak için açılan dudaklarım ve boğazımdaki hıçkırığım öylece kaldı. "Gökçen," dedi. "Pamuk," diye devam etti. "Evlenelim mi?" Şaşkın ve yaşlı bakışlarımın hedefi artık oydu. Daha fazla dik duramadım. Çömeldiğim yerde geri sendeleyip lap diye kıçüstü oturdum. Dizlerimin bağı kopmuş durumdaydı. Bu ani düşüşümü eli belimde olduğu için yavaşlatmıştı ama, "Gökçen!" diyerek şen bir kahkaha atmayı da ihmal etmemişti. Altında oyunlar oynadığım, neşeyle koştuğum, dallarına çıktığım ağacın şahitliğinde; yollarında koştuğum,