• S E V M E K Z A M A N I
    Filmi Üzerine Bir Denemem


    ''Bu bir pipo değildir.''

    Rene Magritte, 20. yy'ın ikinci çeyreğinin başında ''İmgelerin İhaneti'' ismini verdiği tablosuna bu mottoyu da dahil etmiştir. Tablo bir pipo resmi ve bu resmin altında yer alan ''bu bir pipo değildir'' yazısından oluşur. Peki bu bir pipo değilse nedir? Yolcuğumuz başlasın...

    Sonbahardayız. Sisli, puslu, melankolik bir hava. Rüzgarlı. Dalgalar sahilleri dövüyor. Loş ve kapalı bir gökyüzü. Yağmur. Devamlı yağmur yağıyor. Müzik ve yağmur. Yağmurlu bir lirizm. Necip Fazıl'ın ''Delilik vehminden üstün / Karanlık kovulmaz düşüncelerden. / Cinlerin beynimde yaptığı düğün / Sulardan, seslerden ve gecelerden'' dizeleri gibi dehşet verici her şey. Her şey dünyanın en mukassi zamanlarında Fransa'da doğup gelişen Şairene Gerçekçilik akımının motifleri gibi. Baudelaire şiiriyle bitişik bohem çerçeve içinde bir marazi atmosfer.

    Natürmort siyah ve beyaz. Mekan ise dışarıyla ilişini kesmiş, çevresi örtük, izole, sessiz, şiirler içinde bir ada. Sevmek Zamanı bizi böyle bir tablonun içine çekiyor. Kurşun kalemle yağmur çiziyor durmadan.

    Sevmek ve zaman. Önce sevmek... Düşünsel ve yazınsal bir arkeolojik kazıdayız. Hem Doğu'nun, hem de Batı'nın kültür dünyasında resme yani surete yani imgeye aşık olmanın anlatısı... Sonra zaman... Sonbahardan kışa doğru dramatik ve pesimist bir süregidiş.
    Hikayenin fezlekesi şudur: Boyacı Halil, Büyükada'da boyasını yaptığı bir köşkün duvarında asılı duran Meral'in resmine aşık olur. Bir sene boyunca köşke gelerek, resmin karşısına geçer ve saatlerce resmi seyreder. Günün birinde resmine aşık olduğu kızla karşılaşır. Filmin anlatısı bu andan sonra aşkın ontolojik sorgusu, sınırları ve imkansızlığı tema'sı üstüne inşa edilir.

    Surete aşık olan Halil, tasavvufi bir yol açar önümüzde. Meral'in resmini bir güven ve anı tazeleme mekanı olan ''ev''de adeta tefekkür ederek temaşa eder. Maddi bir resimden, Halil'in imgeler dünyasında renkli fırça darbeleri yedikçe aşk vücut bulur. Rene Magritte olsa bu resmin altına ''Bu Meral değildir.'' yazarak bir tablo yaratırdı.
    Arkeolojik kazımızda tasavvuf felsefesinin ya da halk ve divan edebiyatının hava akımında modern yazınımızda da esin rüzgarları bizi bir yerlere sürüklüyor. Sözgelimi Sergüzeşt'te ressam Celal Bey, Dilber'in resimlerini yaparken ona aşık olur. Lakin en çok Kürk Mantolu Madonna romanını ansıyoruz. Almanya'da bir sergide gördüğü bir kadın portresine vurularak, o portrede 'hayalindeki bütün kadınların bir terkibini ve imtizacını' gören Raif Efendi'yi...
    Sonra Amerika'da 1944 yapımlı Laura filminde Dedektif Mark'ın gördüğü büyüleyici tablo sonrası saplantılı hali...
    Yüzyılın sonlarında Orhan Pamuk'un senaryosunu yazdığı Ömer Kavur'un Gizli Yüz filmi...

    Boyacı Halil, Platon'un felsefesinde mağaranın içinde sanki bir kadın resmiyle idealar aleminden kokular alır gibidir. Necip Fazıl'ın kelimeleriyle;.. gönlü semavi ülkelere uçmak dilerken, ayağı yerdeki gölgelere takılacaktır.
    -Bir de Stendhal sendromu mu vardı?-

    Boyacı Halil bir resme aşık olmuştur. Düş ve hayalden örülü bir hayat yaratmıştır kendine. Platonik bir aşk... Sevgi öznesi resimdir. Bir kadının resmi. O resmin imgesi. Resim bir temsil. Bir görüntü. Bu temsilden asıla, görüntüden ruha zıplayış. Fotoğrafın bir kutsallığı vardır. Sevdiğimiz insanların fotoğraflarını özenle saklarız. Onları özlediğimizde veya hatırladığımızda fotoğraflarına bakarız. Fotoğraf bir anı dondurmuştur. Fotoğrafta sonsuzluğu tutarız. Bu anlamda ''sevmek zamanı'' aşık olunan bir resimdeki zamandır. Fakat dondurulan an sevilen kadının gözlerinde dirilir ve yekpare geniş bir ana yayılır. Yani Asaf Halet'in mısrasıyla ''ve zaman / zamanın dışında''dır. Temsilin aslı ile karşılaşan Halil, hayallerinin ve yarattığı aşkın yitip gitmesinden korkar. (Oysa ki Meral'i resminden bile kat kat daha güzel bulur. ''Güzelliğin on para etmez / Bu bendeki aşk olmasa'') İç ve dış, gerçek ve hayalin karşılaşmasından doğan zıtlık anlatısından yararlanılır. Halil, Meral'e şöyle söyler: ''Bu korku sevdiğim şeye ebediyen sahip olabilmek için çekilen bir korku.'' Resim Halil'i olduğu gibi kabul etmiştir. Ona daima iyilikle, dostlukla bakar. Oysa resmin aslıdaki kadın Halil'i olduğu gibi kabul edebilecek mi, ebediyen ona böyle iyilikle bakacak mıdır? Halil bu durumu şöyle dile getirir: ''Senin ellerini tutmak istemiyorum. Sonra çekersin o ellerini benden.'' Resimde ya da fotoğrafta aşkı sonsuza dek saklama ve ebedilikle mühürleme gizi vardır. Sevmek Zamanı'ndaki 'zaman' ebediliğe aşkla duyulan hasrettir.

    Halil nasıl ki Meral'in resmine aşık olmuşsa Meral de aslında Halil'in kendisine değil, onun o büyük sevdasına aşık olur. Meral, resmi götürüp Halil'e verdikten sonra, resmin bulunduğu çerçeveye kondurduğu mektupta Halil'e şöyle seslenir: ''İnsanların gerçekten aşık olamayacaklarını sanırdım. Senin resmime karşı tutkun bütün inançlarımı yıktı. Ben de sana aşık oldum.'' Fakat Halil, Meral'in kendisi ile yüzleşince ona aşık olmadığını sadece resmine aşık olduğunu söyler. Resmi (temsili) Meral'den ayırır ve resmi Meral'in değil kendi varlığının bir parçası olarak görür. Resmin arkasında yaşayan sahiden bir Meral var mıdır? Aşk tek kişilik midir? Aşk bizim bir tasavvurumuz ve tahayyülümüz müdür? İmgelerin ihaneti bu konunun neresindedir?Resimdeki ''pipo'' mudur? Tutku ve saplantı derecesindeki bu marazi aşk (kara sevda) felsefik ve psikanalitik alt metinleriyle zengin çağrışımlar uyandırıyor.

    Daha ötesinde Meral'in silüetine duyulan aşk, İstanbul silüeti ile birleşir. Filmin bir sahnesinde Meral'in yüzü ve İstanbul silüeti pencere camında kucaklaşırlar. Bu anlamda filmin bir karakteri de İstanbul'dur. İstanbul bir kadının yüzünde temsil edilir. (Adı bende gizli bir kadındı İstanbul / Yılmaz Erdoğan) Filmin anlatısında melodramda görülen bazı zıtlıklar kullanılmıştır. Geleneksel / modernist zıtlığı bunlardan biridir. Halil Büyükada'da gelenekselliği temsil eder. Meral İstanbul'daki yaşamında modernisttir. Halil'in arkadaşı Mustafa tasavvufi bir esinle ''derviş'' mahlasını kullanır. Ve yine klasik edebiyattaki aşık olan kişiye yardım eden ''bilge'' kişidir. Derviş Mustafa'nın çaldığı ud sahneleri ve başta Kemani Tatyos Efendi'nin kürdilihicazkar saz semaisi olmak üzere klasik müzik motifleri gelenekselliğe yapılan atıflardır. Buna karşılık Meral'in Halil'in kendi vücuduna ilgi duymamasının (o yaşa kadar her istediği yerine getirilirken reddedilmesinin) hayal kırıklığı ile yataktaki sahnelerinde handiyse orgazmı çağrıştıran birtakım hareketler yaparken elinde Ovidius'un Sevişme Yolu kitabı ve Bach plakları vardır. Bütün bunlar Türkiye modernleşmesinin uzantılarıdır. Ayrıca Yeşilçam melodramlarında sıkça işlenen '' zengin kız / fakir oğlan '' anlatısı da felsefe zemininde ele alınır. Halil bir işçidir, Meral ise burjuvadır. Ancak Meral'in babası Yeşilçam klişelerinde sıkça rastlanan kötü kalpli bir zengin sanayici değildir, Halil ile dostane konuşan biridir ve kendisinin de söylediği gibi klasik kız babalarına benzemez. Bu anlamda Yeşilçam melodramlarına Metin Erksan bir çelme takmıştır. Dahası Metin Erksan melodramatik aşkı farklı bir biçimde kurgulayıp yeniden üretmiş, onu biraz da trajik hale getirmiş, abartılı aşk sözcükleri yerine kısa diyalogları ve sessizliği tercih etmiştir. Lakin neticede Meral'in babasının maddi koşulları Halil'e hatırlatması filmin ''şairane'' lirizmine eklenen ''gerçekçi''liktir. Her ne kadar filmin başında Halil yağmurda sırılsıklam ıslanırken şemsiyesiz dolaşmayan Meral, daha sonraki sahnelerde aşkı için karda yalınayak yürüyecek, Halil ile el ele yağmurda ıslanacak ve Meral tüm bunları kabul edecekse de, maddi koşullar aşkı imkansızlaştıracak ve vuslatı erteleyerek hikayeyi sürükleyecektir.

    Sonbaharda haftasonunda bir adada baş başa gelişen romantik/melankolik bir aşk, kışın sert ve gerçekçi yüzüyle rastlaşır. Yine de yağmurun herkesin üstüne aynı kuvvetle yağması kayda değer bir noktadır. Halil'in ''zorunlu'' ayrılma kararından sonra Meral'in kendisini seven ve kendi statüsündeki Başar ile evlenme kararı alması, aşık - maşuk arasına giren ''rakip'' vurgusudur. Bundan sonra Halil zahiri ve çıkıntılı gerçeklikten kaçıp hayalindeki hakikate sığınacaktır. Böylece aşık olduğu kadının resminin yanına görünüp kaybolan Meral'den sonra adeta ikame olarak gelinlik giymiş bir mankeni koyarak kayığa atlayıp göle açılır.
    Göl, filmin başında gösterilen mekandır.

    Final sahnesinde, büyükada sahnelerindeki hırçın rüzgar ve kıyıya vuran dalgalar yerine; dingin ve sakin bir göl tablosu vardır. Gelinliği ile Meral Halil'e koşar. Kayığa atlar. Suretlerini ve ikamelerini sırayla yok edip bir hakikat olarak Halil'in karşısında durur. Yunan Mitolojisindeki Zeus'un tanrısal arabasına bindirdiği tahtaya gelinlik giydirip Hera'nın bunu dışarıya fırlatmasını andıran bir sahne ile Meral önce resmini, sonra gelinlikli mankeni göle atar. Suretten gerçek varlığa / özneye ulaşma halidir bu. Artık sevgi öznesi Meral'dir. Artık sadece Meral vardır. Aşkta fani olma halinin doruğudur. Birleşme gerçekleşmişken Başar gelip ikisini de ağlayarak vurur.
    Vuslat aşkı bitirmemiş, yok olmak pahasına ebedileştirmiştir.

    Halil, Meral'e bir keresinde şöyle demiş miydi: ''Sana dünyada hiçbir erkeğin hiçbir kadını sevemeyeceği kadar aşığım. Sana aşık olarak kalmak istiyorum. İşte hepsi bu kadar.''

    Luis Aragon, ''Ölmek kolaydır sevmekten'' diyor.

    Feylesof
  • "Bundan sonra ne yapacaksın" dedi, Süleyman. "Sen beni biliyorsun kalamam buralarda" dedim. Kalamazdım gerçekten de, gitmem lazımdı buralardan. Nereye, nasıl bilmiyordum. Ama gidecektim, kaçacaktım ya da onu biliyordum. Tek ihtiyacım olan üstümde gezecek bir mouse okuydu. Tek başıma hareket etmeyecektim herhalde. Eski model bir macera oyununda olmayı düşünmek daha çok hoşuma gidiyordu. Guybrush Threepwood gibi bir korsan olmak için nelerimi vermezdim. Ama ne yazık ki sadece Süleyman Öztoprak'tım ben. Güçlü korsan değil ama, eli yatkın kaportacı Süleyman Öztoprak.

    Süleyman'a döndüm, "Gitmem lazım benim, Süleyman Ustaya söyle kusuruma bakmasın artık. O da biliyor daha fazla dayanamayacağımı buna" Hiç kırmazdı beni Süleyman, iyi çocuktu. Gözündeki iki damlayı saklamaya çalıştı. "Peki abi" dedi. Benim de içim kötü olmuştu. İki gün önce pataklamıştım çocuğu. "Kusura bakma dedim iki gün öncesi için de." "Lafı mı olur abi" dedi "Hak etmiştim ben onu" "Sağlıcakla kal" deyip ayrıldım hemen oradan. Özleyecektim Süleyman'ı, Süleyman Ustayı, iyi insanlardı hepsi. Bir tek yandaki bakkalı sevmiyordum, Süleyman Amcayı. Kaç defa sahtekarlık yaparken görmüştüm adiyi. "Neyse" dedim. "İş bulurum nasılsa gittiğim yerde", elim yatkındı benim her şeye.

    Çıktım dükkandan. Haritama baktım. Evim sol üst tarafta kalıyordu, ama oraya gitmeden önce yapmam gereken işler de vardı. Görev listemi kıç cebimden çıkardım. Yaptıklarımın üstünü çiziyordum genelde. Dükkandan ayrılmanın üstünü çizdim. Başka? Kırmızı topuklu kadın ayakkabısı sağ teki bul, bankaya araç kredisi için başvur, bankanın çatısına çıkıp aşağıya tükür, eve git, bavulunu topla (Bavula 1 kırmızı topuklu sağ kadın ayakkabısı, 1 kredi başvuru formu, 2 baş sarımsak, yarım kilo kilit göbeği, bir hanım göbeği, bir soğan göbeği ile 3 adet pazar bulmacası içeren günlük gazete koy) ve yola çık vardı. Nereden bulacaktım ayakkabıyı? Haritaya baktım, cami sol alttaydı hemen. Yürüyerek gitmeye karar verdim. Tam yolu yarılamıştım ki telefon çaldı. Baktım ilerde kırmızı bir ankesörlü telefon var. Koştum, yetişemedim. Cep telefonum hala çalıyordu ama. Açtım, kayınçom Süleyman abiydi. "Sülü (Bana hep sülü der), karar vermişsin gidiyormuşsun" dedi Süleyman abi. "Abi, vazgeçirmeye çalışma. Biliyorsun başaramazsın" "Biliyorum" dedi Süleyman abi. "Başaramayacağımı biliyorum ama yine de deneyeyim dedim. Ya da hiç olmazsa, malını mülkünü heder etmeni engellerim belki. Kardeşimi üzmene izin veremem hem." "Yok" dedim. Süleyman abiye. "Tamam" dedi Süleyman abim. "Yalnız unutma, kredi kartlarının hesap kesim tarihi ayın 8'i, geçirmemeye çalış gideceğin yerde" Gömlek cebimden not defterimi çıkarıp baktım, gerçekten de doğruydu. Zavallı adam, nereye gideceğimi bilmiyordu herhalde. Normaldi aslında. Ben de tam olarak bilmiyordum. Tek bildiğim, en son bavulumu toplama gerektiğiydi. Uzatmadım ama, "Peki" dedim Süleyman Abiye. "Peki süleyman abi. Kardeşine de selam söyle." Bir şey söylemesine izin vermeden kapattım.

    Zaman kaybetmiştim. Camiye koşarak gittim. Girmedim ama, ayakkabıları kontrol ettim sadece. Şanssızdım. Kırmızı, topuklu sağ kadın ayakkabı teki bulamamıştım burada. Diğer kapıya gittim, kırmızı bir topuklu görünce sevindim. Ama yaklaşınca bunun sol tek olduğunu fark ettim. Bir an almayı düşündüm, ama hayır. Gerçekten gerekli olduğuna kanaat getirmeden tek bacaklı, dini bütün bir kadını mağdur etmek istemiyordum. Haritama baktım tekrar, tam ortada büyük AVM duruyordu. Sol cebimdeki paraları saydım. Haftalığımı aldığım iyi olmuştu. Hem kredi kartlarımın son kullanma tarihi de yaklaşmamıştı henüz. Gönderilen kredi kartlarını son kullanma tarihlerine göre dizmeyi alışkanlık haline getirmiştim eskiden beri. Böylece tarihleri aynı olanları hemen fark edip düşük rakamlıları kolaylıkla imha edebiliyordum.

    AVM'ye yürüyerek gidersem çok zaman kaybedeceğimi anladığımdan tünel kazmaya karar verdim. Elim tünel kazmaya oldukça yatkın olduğundan bir süre sonra AVM'nin asansör boşluğuna çıktım. Oldukça boştu burası. Tekrar kazmaya başladım ve ayakkabılarla dolu bir ambarda buldum kendimi. Nasıl aç tavuk kendini darı ambarında zannederse, ben de ayakkabı ambarında olduğumu düşünmüştüm . Biraz sonra buranın bir ayakkabı mağazası olduğunu fark ettim. Etrafı dikkatlice kontrol ettim, kimse yoktu, kapanmıştı herhalde. İlerde bir fanus içinde kırmızı bir ayakkabı gördüm. Koştum hemen elime başka bir ayakkabı aldım fanustaki ayakkabının ağırlığını tahmin ederek. Fanusu kaldırdım, şansıma alarm çalmadı. El çabukluğuyla elimdeki ayakkabıyı fanustakiyle değiştirdim. Elim bu gibi şeylere çok yatkındır. Alam çaldı, baktım yanlışlıkla ayakkabı yerine fanusla değiştirmişim. Hemen ayakkabı ile tekrar değiştirdim. Alarm çalmaya devam ediyordu. Telefonuma baktım, ilaç saatim gelmişti, çorabımın arasındaki paketten üzerinde pfizer yazılı haplardan bir tane içip alarmı kapattım. Elimdeki ayakkabıya baktım, kahretsin . Yine sol tekti. Neydi bu sol bacaklı kadınların benden istediği? Alttaki kutulara teker teker baktım. Hepsi çiftti. Sonunda en alttaki kutuda bir tek daha bulabildim. Evet, ilk görevimi yerine getirmiştim artık. Kıç cebimdeki görev kağıdı çıkarıp ikinci maddenin de üstünü çizdim. Acaba karışık yapabiliyor muyduk bu görevleri. Birden ilkokul günlerimi hatırladım. Ben sınavlara hep ilk soruda oyalanırken, benden daha cesur olan çocukların öğretmene sorup istedikleri sorudan başlayabildikleri günleri. Belki ben de onlar kadar cesur olsaydım, şu an bir kaportacı olarak kalmayacak ve onlar gibi bir devlet dairesinde işe girebilecektim. Evet, belki onlardan 4 kat daha fazla kazanmayacaktım ama en azından.... Neyse zaten kaportacı da değildim artık.

    Şimdi bankaya gitmem lazımdı araç kredisi için. Neyse ki banka ismi yazmıyordu kağıtta. Bu AVM'de bir de banka olduğuna emindim sanki. Haritamı çıkardım, görünmüyordu. AVM'nin haritasını çıkardım ben de. Her duruma uygun haritalara sahip olmak en sevdiğim özelliklerimden biridir. Süleyman Usta'ya iş başvurusunu yaptığımda, seçilmemi sağlayan ana unsurun bu olduğunu düşünüyorum . Bir de elimin yatkın oluşu belki işlere. Evet tam hatırladığım gibi. Daha önce gelmiştim buraya, hatta bu bankada kuzenim Süleyman'a iş ayarladığımı bile hatırlıyorum. Ön kapıdan çıktım ayakkabıcıdan, zor oldu gerçi ama elim bu tip işlere yatkın olduğu için camı kırarken zorlanmadım topuklu ayakkabıyla. Artık kırık bir topuğu vardı kırmızı sağ tekin. İşte, ilerde solda banka şubesi, şansımla birlikte bana gülümsüyordu. Koştum hemen . Daha fazla hırpalamak istemedim ayakkabıyı. Süleyman'ı aradım. Hemen açtı. İçeri girdim ben de. Bankada yatıyormuş geceleri. Kredi başvurusunda bulunmam gerektiğini söyledim. Biraz buruklaştı Süleyman, o sadece küçük esnafın kredi işlerine bakıyormuş. Benim de ona başvurabilmem için küçük esnaf olmam gerekiyormuş. Benim kredi taleplerime Süleyman diye biri bakıyormuş hiç tanımadığım. "O nerede " diye sordum. AVM'deki tekvando kursunda gece bekçisi olarak gece bekçisi olarak çalışıyormuş. Süleymanın hala buruk olduğu gözümden kaçmadı ama. Nedenini sordum. Gideceğime üzüldüğü besbelliydi. Ama sakladı, Süleymanın gece uyandırılmaktan hiç hoşlanmadığını, ve sol ayağının çok pis olduğunu söyledi. Birden hayatımın o ana kadar olan kısmı bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Evet her şey yerli yerine oturmuştu. Koşarak ayakkabı dükkanına gittim. Yatkın elimle diğer tarafı da kırıp içeri girdim. Fanusa tekrar bıraktığım ayakkabıyı da aldım, kırmızı sol teki. Alarm çaldı. İptal et yerine erteleye başmışım. Kapattım tekrar ve tekvando kursuna doğru koştum.

    Çok zaman kaybetmiştim ve koşmam lazımdı, ama ne kadar koşarsam koşayım ulaşamıyordum kursa. Birden AVM'nin göz bebeği yürüyen bantta olduğumu fark ettim. Yürümeye başladım ben de, sonunda yeşil ışıklı kursun önüne geldim. "Hey "diye bağırdım, "Hey" diye karşılık geldi. Biraz daha yüksek "Heyyy" diye bağırdım. Tekrar ama daha yüksek sesle "Heyyy" diye karşılık geldi. Bu sefer daha yüksek bir sesle bağırdım, ama hey demedim. Küfür ettim. Aynı karşılığın geleceğini beklerken hızlı bir sol tekme geldi. Bir dişim kırılmıştı. Aldım sol ön cebimdeki gizli cebe koydum. Bir kez daha ama bu kez daha alçak bir sesle küfrettim. Hazırlıklıydım bu kez, saniyenin onda biri kadar bir zamanda bana ulaşan tekmeye elimdeki sol teki giydirdim. Elim yatkındı böyle işlere. Bir iki dakika kadar sessizlik oldu, sonra bir adam ağlayarak çıkarak omuzuma sarıldı. "Üzülme" dedim. "Üzülme Süleyman , gidiyorum ama bu dünyanın sonu değil. Herkes, herşey gider. Gidenle de gidilmez" "Tamam" dedi Süleyman. "Buyrun, ne istiyordunuz?" "Araç kredisi için başvuracaktım" dedim. "Ben tam aradınız adamım" dedi Süleyman. Bir yakınlaşma olmuştu sanki aramızda. İsim benzerliğinden olabilir diye düşündüm. Birden uzaktan kuzenim Süleymanın kıskanç bakışlarını görünce omzumdan kaldırdım Süleyman'ı. Hadi dedim gidelim bankaya. Gittik. Ben başvurdum, o ah dedi, ben başvurdum, o ah dedi. Sonunda tamamlandı başvurma işlemi ben de aldım başvurumu. Kuzenime ve Süleyman'a teşekkür ettikten sonra Ayakkabı dükkanına geri döndüm.

    Alışmıştım buraya epey, etrafa bakıp gözüme toz kaçırdıktan sonra tünele geri döndüm. Kıç cebimden çıkardığım görev kağıdında kredi başvurusunun da üstünü çizdim. Tünelde bulduğum 2 baş sarımsak, yarım kilo kilit göbeği, bir hanım göbeği, bir soğan göbeği ile 3 adet pazar bulmacası içeren günlük gazeteyi de yanıma alıp asansör boşluğuna gittim. Sanki dejavu yaşıyordum. Üzerime hızla gelen asansörü görünce biraz yana çekildim. Asansör burnumdan bir parça kopararak yanımda durdu. Üzüldüm, seviyordum burnumu. şimdi estetikli gibi olmuştum sanki. Atladım hemen, asansördeki çocuğa çatıya çıkmak istediğimi söyledim. Türkçe bilmiyordu çocuk. Elindeki flütüyle asansör müziği çalmaya başladı. Ben de Çatı yazılı düğmeye bastım. Çatıya kadar baya dinledim çocuğu. Yetenekliydi. Tam "Beni Köyümün Yağmurlarında Yıkasınlar" biterken çatıya vardım. "Beni burada bekle dedim çocuğa. Aşağıya indi.

    Ben de çatının kenarına geldim. Aşağıdaki insanlar karınca gibi görünüyordu. Aşağıya tükürdüm. Tükürüğüm üzerlerine gelince onların gerçekten karınca olduklarını fark ettim. Yanlış kenara gelmiştim. Diğer kenara geldim, buradan bir şey görünmüyordu. Aşağısı çok karanlıktı. Tükürmeye çalıştım, ağzım kurumuştu. Biraz bekledim. Telefonum çaldı, "Alarmı yine mi kapatamadım" diye düşünürken Süleyman abimin aradığını gördüm. Kayınçom benim için iyice endişelenmişti herhalde. Açtım, "Abi"dedim. "Sülü" dedi. "Abi" dedim. "Bu wifi'nin şifresi neydi?" dedi. "Abi"dedim, dayanamadım daha fazla. Gözlerim dolmuştu. Kapattım hemen. Biraz daha bekledim, film şeridinin gelmesini bekledim yine - gelmedi. Bir şey mi anlatmak istiyordu bana. Tükürüğüm geldi sonra , ben de tükürdüm aşağıya. Kıç cebimden defteri çıkardım. Onun da üstünü çizdim. Eski hayatımla aramda iki madde kalmıştı sadece.

    Asansör yoktu. Merdivenlerden yavaşça aşağıya indim. Bankanın ve ayakkabıcının önü doluydu. Ben üzgünce ayrılırken ayakkabını önündeki polisler bana doğru koşmaya başladılar. Ben de onlara doğru koştum. Kucaklaşıp öpüştük. Biliyordum, herkes benim kalmamı istiyordu. Beni ayakkabı dükkanına davet ettiler, kıramadım ben de onları. İçerde dükkan sahibi Süleyman Bey kameralara bakıyordu. Gelince beni oturttu ve daha önce hiç bu kadar yetenekli birisini görmediklerini söyledi. Süleymanın ayağına o sol teki geçirmedeki zarafetim tüm AVM'yi etkilemişti. "Elim bu gibi işlere biraz yatkındır" dedim. Beni kendisi için istiyordu. Burada kalmam mümkün olacaktı. Etrafa baktım , herkes benim vereceğim cevabı bekliyordu büyük bir heyecanla. İnsanların arasında Süleyman'ı da gördüm. Gözlerinin içine baktım, Evet der gibi kapattı gözlerini. "Evet" dedim ben de. "Evet Süleyman Bey , ben de sizi seviyorum" dedim. Öpüştük ve ben orada çalışmaya başladım . Polislerin her birine bir parça kilit göbeği, bir diş sarımsak ve yarımşar hanım ve soğan göbeği ile birer buçuk pazar gazetesi bulmacası verdim. Bir ömür biterken diğeri başlamıştı ve ben Süleyman Öztoprak olarak kalmıştım. Eli yatkın ayakkabıcı Süleyman Öztoprak.
  • Yaşlı adam sözlerini sürdürerek,
    "Neden böyle düşünürüm, biliyor musun?" dedi. "Çünkü senin yaşındayken ben de evden kaçmıştım."
    "Gerçekten mi?"
    Leopoldo şaşkınlıktan az daha kekini yutamayarak boğulacaktı.
  • La casa de papel
    Öncelikle diziyi izlemeden önce elime kalem ve kagit alarak izlemeye başladım dikkatimi çeken kısımları diziyi izlerken araştırdım ve arastirirken dizinin daha önce gercek hayatta esinlendiğini gördüm . bir çok kişinin yok şöyle mantık hatası var yok böyle olabilirmi demelerine bakmayın bi sefer sinemaseverlere dedigim gibi dünyanın en büyük soygunun Türkiyede yapıldığını hatırlatmak isterim bilmeyen arkadaşlar çoktur bu soygunu La Casa De Papel, sürükleyiciliği konuyu kısa kesip uzatmadan bitirmesiyle çok başarılı bir çalışma olmuş.Filmde mantık hataları arayan arkadaşlar alttaki BU KISMI DİKKATLİ OKUYUN Bu Dizide Mantık Hataları Var Diyen Sinemaseverler 07.07.2008 13:17 Türkiye Ankarada Yapılmış milyar dolarlık kasa soygunuyla yani Dünya üzerindeki Bu kadar yapılmış en büyük soygunla kıyaslasınlar aradan geçen 10 yıla rağmen bazı kaynaklarca milyar doları bulduğu söylenen bu soyguna dair en ufak bir şüpheli yada ip ucuna rastlanamadı SOYGUN OLAYI ŞÖYLE OLDU ANKARA’nın Balgat semtinde bir banka şubesindeki kiralık müşteri kasaları,şehrin göbeğinde yer altından 500 metrelik tünel kazılıp bankaya girilerek boşaltıldı. Olayın duyulmasının ardından bankaya gelen polis ekipleri, bir türlü tünelin dışarıya çıkışını bulamadı. Bunun üzerine soyguncuların tünele nereden girdiklerinin belirlenmesi için iş makinalarıyla banka etrafında günler süren kazı çalışması yapıldı. Bankanın arka tarafındaki arazide yapılan kazı çalışmaları sonucunda bulunan tünel akıllara durgunluk verdi. Soyguncuların maden işçileri gibi aylarca çalışarak yaklaşık 500 metrelik tünel kazıp banka şubesine girdikleri belirlendi. Polis yetkilileri, bu tünelin ancak 4.5- 5 aylık bir çalışma sonucu kazılabileceğini açıkladı. Ankara emniyet müdürü olay yerinde yaptığı açıklamada çok büyük şaşkınlık yaşadıklarını belireterek, “Böyle birşeyi ancak filmlerde olur sanıyorduk, ancak şimdi gerçeğini gördük” dedi. 13 KASADAN 11’Nİ BOŞALTMIŞLAR Soyguncuların aralarında isimleri açıklanamayan Millet Vekillerinin Devlet Bakanların ve Türkiyenin en büyük iş adamlarınında bulunduğu banka müşterilere ait kiralık 13 kasadan 11’ni açarak içini boşaltıkları belirlendi. Soyguncuların çaldıkları değerli eşya ve para miktarı henüz belirlenmezken, 2 kasanın açılmaması dikkat çekti. Soygunun duyulmasının ardından da kasa kiralayanlar bankaya çağrılarak bilgilerine başvuruldu dizide profesörün kapitalist sisteme başkaldırısını görüyoruz. avrupa merkez bankasının nakit akışına yapılan eleştiri bunun güzel örneği. yine düzene başkaldıran bir ekip için salvador dali maskesi seçilmesi de boşuna değil. dali yaşadığı dönemin tüm tabularına başkaldırmış aykırı bir adam. dali maskesi de düzene başkaldırıyı simgelemiş. kırmızı tulumlar ve berlin karakterinin konuşmaları yoldaş lenin çizgisinden komünizmi simgeliyor. stockholm sendromu, narsizm gibi psikolojik konulara değinilmesi de güzeldi. dbu dizinin gerçekten öylesine bir dizi olduğunu düşünmüyorum derin mesajlar veren bir dizi bence şöyle ki: öncelikle dali maskerlerinden başlamak istiyorum. dali maskeleri öylesine seçilmiş tarzda maskeler değil. Dali toplum olusturdugu ahlak kurallarına ve genel geçer fikirlere aykırı bir insandır. maskelerde bu aykırılığı temsil ediyor. kırmızı tulumlar sosyalizmi temsil ediyor. darphane ve polisler kapitalizmi temsil ediyor. kapitalizmde para her şeyi belirler statünü, gücünü, sevilip sevilmeyecegini ve en önemlisi ahlakı bile para belirler. paraya dokunduğun an onu senden geri almak isterler, paraya dokunduğunda canın zerre önemi kalmaz ve silahlar konuşur. biraz da karakter analizi.. profesör: bilim ve hesapciligi sembolize ediyor. sonuçta bilim ve hesap yapabilmek her sorunun üstesinden gelmeyi başarabiliyor ama o da duygularına esir oluyor berlin: kontrolcülüğü ve gücü temsil ediyor. (ki kendisi bence en kaliteli 2. karakterdi çünkü 1.el profesör) denver: merhamet ve saflıgı moskova: koruyuculuğu nairobi: sevgiyi rio: masumluğu tokyo: aslında tokyo için karışık duygular içerisindeyim bencillik mı desem korumacı mı pek bilemedim helsinki ve oslo hakkında bir görüşün yok çünkü onlarda karakter derinliği yok
  • Hayat, doğduğumuz gün başlayıp öldüğümüz gün sonlanan amansız bir yolculuktur. Aynı zamanda hayat, doğduğumuz gün başlayıp öldüğümüz gün sonlanan amansız bir arayıştır da. Kimileri bu yolculuk esnasında sürekli arar durur; kimileri ise hiçbir zaman aramaya tenezzül etmez. Kimileri yorulur yarı yolda bırakır; kimileri asla yorulmaz, yılmadan aramaya devam eder. Kimileri başkalarından duyduklarına kayıtsız şartsız inanır; kimileri ise inanmak için somut bir şeyler arar durur. Fakat hepimiz, nefes aldığımız o ilk saniyeden nefesimizin çıkacağı son saniyeye kadar amansız bir arayış içerisinde savrulur dururuz.

    Hermann Hesse bu romanında, Siddhartha isimli kahramanın arayış ve hayatı anlayış öyküsünü anlatıyor. Siddhartha'ya göre, huzura kavuşmak, ermek ya da kitaptaki tabiri ile Nirvana'ya ulaşmak için herkesin farklı bir yolu olmalıdır. Ancak herkes kendi yolundan giderse huzura erebilir. Daha önceki kişilerin yolundan gitmek, bilge kişilerden bir şeyler öğrenmeye çalışmak, ezbere metotlarla huzuru aramak doğru bir yöntem değildir. Siddhartha'nın felsefesine göre, “Bilinmesi gereken şeyleri insanın kendisinin tatması iyidir.”(Sayfa 99)

    Siddhartha'nın hedefi ise şudur: "Arınmış olmak; susamalardan arınmış, istemelerden arınmış, düşlerden, sevinçlerden, acılardan arınmış. Ölerek kendinden kurtulmak, ben olmaktan çıkmak, boşalmış bir yürekle dinginliğe kavuşmak, benliksiz düşünmelerle mucizelere kapıları açmak, işte buydu onun hedefi. Beden tümüyle saf dışı bırakılıp öldürüldü mü, gönüldeki tüm tutku ve dürtülerin sesleri kısıldı mı, işte o zaman gözlerini açacaktı en son şey, varlıktaki artık Ben olmayan öz, o büyük giz." (Sayfa 24)

    Peki Siddhartha hedefine nasıl varacaktır? Hakikati nerede ve nasıl arayacaktır?

    Siddhartha'ya göre, bilgi ve bilgelik birbirinden farklı konulardır. Bilgiyi sözcüklerle ifade etmek, başka birine aktarmak mümkünken, bilgelik bir ruhtan diğer bir ruha geçemez. Çünkü insanlar birbirinden farklı karakterlerdir. Her ruh farklı hazlarla doyuma, bilgeliğe ulaşmaktadır. Her ruhun eksiği vardır, fakat bu eksiklik kişiden kişiye değişim göstermektedir. Bu sebeple:

    "Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratılabilir, ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez."(Sayfa 139)

    Siddhartha'ya göre, her insan kendi yolunu çizip kendi bilgeliğini aramalıdır. Ancak bu şekilde Nirvana'ya ulaşabilir. Fakat bu yol zorlu bir yoldur, eziyetlidir. Birçok insan aradığını bulmak için çıktığı yolda bambaşka yollara sapabilmektedir. Bu yolda aklını kaybedenler, kendini kaybedenler vardır. Bu yolda engeller vardır. Öze dönüş, bir anlamda özden uzaklaşma anlamına da gelebilmektedir. Bu zorlu yolculuğu tamamlamak hiç de kolay değildir. İşte Siddhartha kitapta böyle zorlu bir yolculuğa çıkmaktadır.

    Siddhartha, çok derinlikli bir kitap. İçerisinde Hermann Hesse'nin felsefesi yer alıyor. Aynı zamanda Zaman Felsefesi ve Bilgi Felsefesi gibi konularda da sorular sorup cevaplar arıyor. Aslında kitapta biraz "Simyacı" tadı da yok değil. Çünkü mistik öğeler ve Doğu Felsefesi ön planda.

    Kitabın sonlarına doğru ise, Hermann Hesse bize şu şekilde seslenerek aramayı çok uzaklarda yapmamamız gerektiğini, aslında aradığımızın kendi içimizde olduğunu ifade ediyor:

    "Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmayı beceremez, dışarıdan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak , bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak. Sen, ey saygıdeğer kişi , belki gerçekten arayan birisin, çünkü amacının peşinde koştuğundan hemen gözünün önündeki bazı şeyleri görmüyorsun." (Sayfa 137)

    Son değinmek istediğim konu ise şudur: Bırakın insanlar arasın. Bırakın insanlar sorgulasın. Bırakın herkes sizin gibi olmasın. Bırakın birileri de farklı yollardan geçerek amacına ulaşsın. Herkes sizinle aynı yoldan gidecek diye bir şart yok. Herkes sizin inandığınıza inanacak, kayıtsız şartsız sizinle aynı yolda yürüyecek diye bir şey yok. Bırakın insanlar gerekirse yanlış yapsın. Bırakın insanlar yaptıkları yanlışlardan ders alsın ve doğru yolu bulsun. Müdahale etmeyin. Rahat bırakın. Rahat bırakın da insanlar biraz kendi doğrularını bulsun. Kimse sizin doğrularınızla yaşamak zorunda değil.

    “Bilinmesi gereken şeyleri insanın kendisinin tatması iyidir,” diye geçirdi içinden. “Dünya zevklerinin ve dünya malının insana hayır getirmeyeceğini daha çocukken öğrendim. Hanidir biliyordum bunu ama ancak şimdi yaşadım. Ve şimdi biliyorum, belleğimle değil, gözlerimle, yüreğimle, midemle biliyordum böyle olduğunu. Ne mutlu bana ki, biliyorum artık!” (Sayfa 99)

    "Hayır, gerçekten arayan biri, gerçekten bulmak isteyen biri, hiçbir öğretiyi benimseyemezdi." (Sayfa 111)

    "Vaktiyle işlediğin budalalıkları, oğlunu bunlardan sakınmak için mi işlediğine inanıyorsun? Hem, oğlunu Sansara'ya karşı koruyabilir misin? Nasıl yapabilirsin bunu? Öğreterek mi, duayla, tapınmayla mı, uyararak mı?...Hangi baba, hangi öğretmen yaşamını yaşamaktan, yaşamla kendini pisletmekten, bizzat günahlara girmekten, bizzat o acı içkiyi içmekten, kendi yolunu kendisi bulmaktan alıkoyabildi Siddhartha'yı? Sanıyor musun ki, sevgili dostum, bu yolu yürümekten belki esirgenen biri olabilir? Sevgili oğlun bundan esirgenir sanıyorsun belki, çünkü onu seviyorsun, acı ve üzüntüden, düş kırıklıklarından esirgemek istiyorsun onu. Ne var ki, onun için tekrar ölüp dirilsen bile, yine de yazgısının en küçük bir parçasını koparıp alamazsın ondan." (Sayfa 120)
  • Savaştan önceki öğle yemeği davetlerinde insanların sessizce bile olsa böyle şeyler mırıldandıklarını düşünmek o kadar gülünçtü ki, kahkahalara boğuldum ve kahkahamın nedenini çimenliğin ortasında kuyruksuz hâliyle biraz acayip ve zavallı bir yaratığı andıran Manx kedisini işaret ederek açıklamak zorunda kaldım. Acaba gerçekten öyle mi doğmuştu yoksa kuyruğunu bir kazada mı kaybetmişti? Kimileri Man Adası’nda kuyruksuz kedilerin bulunduğunu söylese de kuyruksuz kedi düşünüldüğünden daha az bulunuyor. Bu tuhaf bir hayvan, güzel olmaktan ziyade ilginç.