Sabahın ilk ışıkları perde aralarından sızarken oda yavaşça aydınlanıyordu.
“Günaydın sevgilim…” dedi, başını göğsümden kaldırırken.
Yeşil gözleri öyle derin, öyle canlıydı ki… sanki güneş bile onun yanında soluk kalıyordu.
O an anladım; benim günüm onun bakışıyla başlıyordu.
O sabah biraz kırılgandı. Yorgun, hasta gibi… ama o hali bile insanın içini titreten bir güzelliğe dönüşüyordu.
Vişne çürüğü ojelerini ben sürdüm, parmaklarını tutarken içimde tuhaf bir sahiplenme hissi vardı.
Dudağıma bıraktığı kısa öpücük, gün boyu aklımdan çıkmayan bir iz gibi kaldı.
Akşam geri döndüğümde içimde kontrol edemediğim bir heyecan vardı.
Elimde çiçeklerle kapıda belirdiğimde gözleri bir an parladı.
Bana doğru koşup boynuma sarıldı, ayaklarını belime doladı; sanki bütün dünya o an kapanmıştı.
Teninin sıcaklığı üzerime sinerken, zaman tamamen anlamını kaybetmişti.
Çiçekleri vazoya koydu. Sonra elime bir kadeh şarap verdi.
Bakışları kadehten daha ağırdı… daha sarhoş edici.
Her bakışı, üzerimde dolaşan görünmez bir temas gibiydi.
O gece belliydi;
Hiçbir şey sıradan kalmayacaktı.
Saten gecelik gecenin rengi gibiydi; koyu, derin, neredeyse günahkar bir parlaklıkta.
Saçlarını iki yana ayırmış, siyah fiyonkla tutmuştu.
Vişne rengi dudakları ve aynı tondaki ojeleriyle bakışı bile bir ritme dönüşmüştü.
Kırmızı fiyonklu file çoraplar, siyah topuklular… her detay bir davet gibiydi, açık ve kaçınılmaz.
Şarabı içtim ama asıl başımı döndüren şey onun yaklaşmasıydı.
Kadehi elimden alıp yavaşça masaya bıraktığında, aramızdaki mesafe neredeyse yok olmuştu.
Gece sessizleşti. Sanki dünya bizi izlememek için geri çekilmişti.