Dinliyorum ve solgun bir ışıkla aydınlanan ama yeterince aydınlanan, donmuş ve sakin bir göğün altında sonsuza doğru yuvarlanıp duran bir dünyanın, donmuş bir dünyanın sesini işitiyor ve kaleme alıyorum. Sanki ağırlıklar altında ezilmiş gibi, her şeyin pes edip teslim olduğunu söyleyen bir mırıltı işitiyorum ama burada altında ezilecek ağırlıklar yok, toprak üzerine sağlam basılacak cinsten değil, gün ışığı da hiç gelmeyecek gibi gözüken bir sona doğru yayılıyor. Çünkü gerçek ışığın da ayakta duran ya da bir temel üzerinde yükselen bir şeyin de bulunmadığı ama yalnızca sabahı belleğinden silmiş, gece umudunu yitirmiş bir gök altında sonsuz bir parçalanma içinde süzülüp giden bu eğik nesnelerin doldurduğu bu yalnızlıkların nasıl bir sonu olabilir? Bu nesneler, hangi nesneler, nereden gelmiş, neden yapılmış? Görünüşe bakılırsa hiçbir şey kımıldamıyor burada, hiç kımıldamamış, asla da kımıldamayacak.
Şu karanlık şeyler nasıl da bir büyü taşıyor. Çünkü elveda demek zorunludur, zamanı geldiğinde elveda dememek budalalıktır. Geçmiş günlerin ışığını, biçimlerini düşündüğünüzde pişmanlık duymazsınız ama pek düşünmezsiniz onları; neyle düşüneceksiniz ki?