Onu artık bir kişi olduğunu görüyorum. Ağlamasının kesildiğini de fark ediyorum; varoluşun ilk acısından sağ çıktığını, o acıdan kendini biçimlendirdiğini anlıyorum. Beni de biçimlendirdi, çünkü yardımcı olamadığım, anlayamadığım halde bütün bu süre boyunca yanındaydım; ansızın anneliğin bu olduğunu, bu yeterlilik, yanında bulunma olduğunu kesin bir şekilde kavrıyorum. Kızım her ağlamasıyla basit ve katı bir gerçeği öğretti bana: Sevgim, saçma sapan eğlendirme çabalarım, kendimi adadığım saatler, onun bakımına sunmaya çalıştığım benliğim meğer öfkem ve çaresizliğim kadar fuzuliymiş. Tek yapmam gereken yanında olmakmış; bu elbette her şeyi kapsayan bir "tek", çünkü yanında olmak başka hiçbir yerde olmamak, her şeyden vazgeçmeye hazır olmak demek. Kendim olmak, yanında olmamayı telafi etmiyor. Dolayısıyla hayatımın insanlarla dolu yüzeyi, mesleğim, onun ağlamalarıyla silindi gitti.
Ne yapacağıma karar veremeyerek evde oradan oraya seğirtiyorum: Kitap mı okusam, çalışsam mı, arkadaşlarıma telefon mu etsem. Bazen bu zevklere ulaşamayıp sonunda kös kös evi temizliyor ya da ayna karşısında durup kendimi tanımaya çalıyorum.
Anne olabilmek için telefona cevap vermemem, işlerimi yapmamam, programlara uymamam gerekiyor. Kendim olabilmek içinse bebeğin ağlamasını umursamamam, acıkmasın diye tedbir almam ya da akşam dışarı çıkacaksam onu bırakmam, başka bir şey düşünebilmek için onu unutmam gerekiyor.
Kişi ve anne tıpkı ikiye bölünen bir ırmak gibi birbirleriyle alakasız, oysa birkaç saniye önce ayrılmaz bir bütündüler: her biri kendi hayatını yaşayarak düşe kalka ilerliyor; aynı kaynaktan beslenmekle birlikte artık temas kurmaya çalışmıyorlar.