Onun o eşikte güler yüzle duruşunu hala hatırlıyorum. Yabancı, olasılıkla korkutucu bir ortama girdiğin zaman güzel şöhretinin senden önce oraya varmış olduğunu keşfetmenin, kendini kabul ettirmek için hiçbir şey yapman gerekmemesinin, adının zaten biliniyor olmasının, senin hakkında yeterince bilgi sahibi olmalarının; ötekilerin, yabancıların lütfuna sahip olabilmek için çırpınmak yerine onların senin lütfuna kabul edilmeyi istemelerinin ne kadar rahatlatıcı olduğunu bana mutlak olarak ilk tattıran bu çocuk oldu.
Ama işte o gün eski mahallenin bütün annelerini net olarak gördüm. Hepsi sinirliydi ve hepsi boyun eğmiş bir haldeydi. Dudaklarını sıkıp, omuzlarını çökertip susarlar ya da onları üzen çocuklarına hakaretler yağdırırlardı. Sıska bedenleriyle, çukur gözleri ve yanaklarıyla ya da geniş kalçaları, kalın ayak bilekleri, ağır memeleri, alışveriş çantaları, eteklerine yapışan ve kucak isteyen çocuklarıyla oradan oraya sürüklenirlerdi. Ve tanrım, benden on, en fazla yirmi yaş büyüktüler. Gene de biz kızların pek meraklı olduğumuz, giysilerle, makyajla belirgin kıldığımız o dişi eşkallerini yitirmişlerdi. Kocalarının, babalarının, erkek kardeşlerinin bedenlerince yutulmuşlardı, giderek onlara benzemişlerdi ya da yorgunluktan, yaklaşan yaşlılıktan, hastalıktan bitkin düşmüşlerdi. Ne zaman başlıyordu o dönüşüm? Ev işleriyle mi? Gebeliklerle mi? Dayaklarla mı ?