Buna rağmen insanların dünyayı fazlasıyla sınırlı bir bakış açısından görebildiklerini ve kendi dünya görüşümüze uymayan şeylere inanmamanın bir çeşit önyargı olduğunu artık görebiliyorum. Demek istediğim, bazen gözümüzün önündeki gerçekleri bile kabul edemeyebiliyoruz. Bir dönemin delileri bir sonraki dönemin bilgelerine dönüşebiliyorlar.
Hayattaki sınavımız da bu değil mi? Yaşanmışlıkları yok etmeden yola devam edebilmek. Kendimizi yok etmeden nelerden vazgeçmemiz, nelere sıkı sıkı tutunmamız gerektiğini görebilmek. Hem meteor hem de dinozor olmamayı başarmak.
Aniden parıl parıl ve capcanlı görünen çimenlere baktım. Birinin yasını tutarken, her şeyde ondan bir mesaj görüyorsun. Tek bir çimenin üzerine vuran güneşte bile. Bütün dünya onun tercümanına dönüşüyor.
Yani, var olmanın en temel ve gerekli unsurudur, değil mi? Hissetmek. Hissetmeden yaşıyorsan, buna ne denir? Nedir ki bu? Öylece durmak gibi. Kapalı bir lokantanın, sonsuza kadar birilerinin gelip oturmasını bekleyen masası olmak gibi.