İnsanın anne babasının ağladığı şarkıya ağladığı bir yaş var ya. Oradayım işte... Orası pek fena bir durak. Artık neyi nasıl yaşamaman gerektiğini öğrenmeye başladığın ama aslında önündeki zamanın azaldığını da anladığın o durak.
Anne babanla evladının arasında bir yerde. Yaşanmış yıllarla yaşanmamış yılların pişmanlığının birbirine karıştığı, başlangıçtan çok uzak, bitişe var dediğin ama ne kadar kaldığını kestiremediğin, yirmili-otuzlu yaşların koşarak uzaklaştığı o yer işte.
Şarkıların daha ince kesik attığı, insanların daha az şaşırttığı, daha yorgun, daha buruk, daha temkinli, keşiften vazgeçtiğin, durmuş, durulmuş yaşlar... Oraya daha çok var sanırken, bu durağa ne zaman geldim ben diye şaştığın... Çocukluğunun geçtiği o evi anımsatan bir kokuyu duyduğunda, bir kül tablasını, bir eski bardağı, buzlu bir pencereyi gördüğünde, eski bir bahar sabahının içini sızlattığı... Çok eğlenilen kocaman bir masada bir an kalakalıp, derin bir denizin ta dibine dalmışçasına soluğunu tuttuğun, gözlerinin daldığı, belki nedensizce buğulandığı ya da nedenini kendinden bile sakladığın, soluğunu bırakıp "Vay be, vay bana, vay zamana!" dediğin, artık bir evlat değil de, bir ebeveyn, artık kanı deli akan bir genç değil de orta yaşlı biri olduğun için dokunmaya kıyamadıklarına yandığın...
Öyle bir durak işte...
O durakta çıktı ağzımdan şu cümle:
"Yaşarken uzun gelmişti ama kısa anlatacağım."