Hiçbir şeyi tanımıyordu; kendini de tanımıyordu; yaşamış olmak için yaşıyordu, yaşamayı bilmiyordu; yüreği çarpıyordu, bunu bilmiyordu; soluk alıyordu, bunu bilmiyordu; gözkapaklarını kıpırdatıyordu; ama bunun ayrımında değildi.
İçimdeki bu yabancıya nasıl katlanacaktım? Benim için ben, kendim olan bu yabancıya? Onu nasıl görmeyecektim? Onu nasıl tanımayacaktım? Onu sonsuza dek yanımda, içimde, başkalarının gözünde, kendi gözümün dışında taşımaya nasıl yazgılı kalacaktım?
Düşünmeyi sürdürünce, başka bir üzüntüye kapıldım: Yaşarken, yaşamımın eylemleri içinde kendi gözümde kendimi temsil edemiyordum; kendimi başkalarının gördükleri gibi göremiyordum; kendimi gövdemin karşısına koyup, onun bir başkasının gövdesi gibi yaşadığını göremiyordum.