“Hayır, dost arıyorum. Evcil ne demek?”
“Artık kimselerin umursamadığı bir geleneğin gereği. Bağlar kurmak demektir.“
“Bağlar kurmak mı?“
“Evet. Sözgelimi sen benim için şimdi yüz binlerce oğlan çocuğundan birisin. Ne senin bana bir gereksinmen var ne de benim sana. Ben de senin için yüz binlerce tilkiden biriyim. Ama beni evcilleştirirsen birbirimize gereksinme duyarız. Sen benim için dünyada bir tane olursun, ben de senin için.“
“Biraz biraz anlıyorum,“ dedi Küçük Prens, “bir çiçek var… Galiba beni evcilleştirdi.“
“Hepiniz dostum olun. Yapayalnızım.“
“Yapayalnızım... Yapayalnızım...“
“Ne tuhaf bir gezegen!” diye düşündü Küçük Prens. “Her yer kuru, her yer sivri, her yer sert ve acımasız. İnsanlarda da düş kurabilme gücü hiç yokmuş. Ne söylerseniz onu tekrarlıyorlar. Benim gezegenim de bir çiçeğim vardı, söze ilk o başlardı…“
“O zaman sen de kendini yargılarsın. En gücü de budur zaten. Kendini yargılamak başkalarını yargılamaktan çok daha güçtür. Kendini yargılamayı başarabilirsen gerçek bir bilgesin demektir.“
“Sevdiğiniz çiçek milyonlarca yıldızdan yalnız birinde bile bulunsa yıldızlara bakmak mutluluğunuz için yeterlidir. ‘Çiçeğim işte şunlardan birinde,’ deriz kendi kendimize. Ama bir de koyunun çiçeği yedigini düşün, bütün yıldızlar bir anda kararmış gibi gelir. Bu mu önemli değil?“
Belki de soracaksınız bana, “Neden bu kitapta baobab resimleri gibi büyük, etkileyici başka resimler yok?“ diye.
Karşılık vermek hiç de güç değil. Çok uğraştım ama ötekiler başarılı olmadı. Baobabları çizerken bir sorumluluk duygusuyla doluydum; kendimi aşmıştım.