1000Kitap Logosu
Antoine de Saint-Exupéry
Antoine de Saint-Exupéry
Antoine de Saint-Exupéry

Antoine de Saint-Exupéry

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
9.0
39,4bin Kişi
155bin
Okunma
3.471
Beğeni
82,3bin
Gösterim
Tam adı
Antoine Marie Jean-Baptiste Roger
Unvan
Fransız Yazar
Doğum
Lyon/ Fransa, 29 Haziran 1900
Ölüm
Akdeniz'de Marsilya Açıklarında, 31 Temmuz 1944
Yaşamı
Antoine Marie Jean-Baptiste Roger, comte de Saint Exupéry (29 Haziran 1900 - 31 Temmuz 1944), Fransız pilot, yazar ve şairdir. Özellikle "Küçük Prens" (Le Petit Prince) isimli eseriyle ünlenmiştir. Yaşamı Fransa'nın Lyon şehrinde doğdu. Beş kardeşin üçüncüsüydü. Aristokrat bir aileye mensup olan Exupéry dört yaşındayken babasını kaybetti. Babasının ardından aile hızla yoksullaştı. Anneleri kültürlü bir kadındı. İlk öğretmenleri anneleri oldu. Exupéry okulda başarılı değildi. Ödevlerle arası yoktu, sürekli ceza alıyordu. Uçaklarla 12 yaşında tanıştı. Evlerinin yanındaki hava alanına gizlice girer uçakları yakından seyrederdi. 12 yaşındayken bir pilot onu uçağına aldı ve uçurdu. Kardeşi François'in ölümü onu ve ailesini çok sarstı. Liseyi bitirdikten sonra pilot olmayı çok istediği halde annesini kırmamak için denizcilik okuluna kaydoldu. 19 yaşında Ecole des Beaux-Arts'ta mimarlık fakültesine girdi. 21 yaşında orduya çağrıldı. Eğitimini yarıda bırakıp askere gitti. Askerlik görevini Fransız Hava Kuvvetlerinde teknisyen olarak yaptı. Strasbourg şehrinde pilotluk eğitimi aldı. Askerliğin ardından ailesinin isteği üzerine Paris'te bir ofiste kamyon satıcısı olarak çalışmaya başladı. Ticaret yaşantısında başarısız oldu. Bu arada yazı yazmaya da başlamıştı. 1926 yılı hayatında bir dönüm noktası oldu: Tekrar uçmaya başlamıştı. Toulouse ve Dakar arasında posta servisi yapan uçağın pilotu olarak göreve başladı. İlk kitabı Güney Postası'nı bitirdi. Burada ilk uçuş deneyimlerini anlatıyordu. Aynı şirketin Arjantin bölge sorumluluğuna getirildi. Gece Uçuşu adlı romanı Arjantin'deki yaşantısını anlatır. Paris'te evlendi. 35 yaşındayken uçağı arıza yaptı ve Tunus'ta çöle zorunlu iniş yaptı, kayboldu. Dört günlük zorlu çöl macerası ardından bir Bedevi tarafından bulundular. İspanya İç Savaşı boyunca Fransız gazetesi adına muhabir olarak görev yaptı. Havacılık alanında birçok buluşa imza attı. Gece uçuşlarını düzenleyen cihazların geliştirilmesinde katkı sağladı. II. Dünya Savaşı başladığında Fransa, Almanya'nın işgaline uğradı. Komutanları Exupéry'ye sağlık durumunun savaş şartlarına uygun olmadığını söylemesine rağmen o askere yazıldı. Fransa'nın yenilgisi üzerine ABD'yi gitti. Buradayken yazdığı Dünya ve İnsanlar ile Savaş Pilotu adlı iki kitabı New York'ta çok tutuldu. En önemli eseri Küçük Prens'i de bu dönemde yazdı. Savaşın getirdiği yıkımın ortasında dünyaya bir umut mesajı vermek istiyordu. Bunu Küçük Prens'te bir çocuğun gözüyle yapmaya çalıştı. Ülkesinin işgal altındaki durumu onu çok üzmekteydi. Olaylar karşında sessiz kalamayacağına karar vererek ABD ordusuna katılarak yüzbaşı rütbesiyle Kuzey Afrika'ya gitti. Görevi Alman ordularının hareketini havadan izlemekti. Yine böyle bir keşif uçuşu sırasında 31 Temmuz 1944'te uçağı vuruldu ve Marsilya açıklarında denize düştü. Uçağının enkazı 2000 yılında balıkçılar tarafından bulundu.
Süha Demirel
Küçük Prens'i inceledi.
112 syf.
“Küçük Prens” Türkçe Çeviri Eserleri Eleştirisi
Küçük Prens’in tek ihtiyacı bir arkadaştı. Belki adı gibi küçücük bir yüreği vardı ama o yüreği güzelliklerle dopdoluydu. Sorduğunuz sorulara asla cevap vermezdi. Ancak sorduğu soruların cevabını alma konusunda pek de ısrarcıydı. O, eşsiz bir ruhtu. Bedeni de ruhu gibi tüyden hafif olan ve başka bir gezegenden gelen küçük bir insanoğluydu… Hepimizin çok iyi bildiği bir başyapıt olan “Küçük Prens” kitabının, Fransızcadan Türkçeye çevirilerinin hangi yıllarda yayınlandıklarını tam olarak bilemediğim ilk üç çeviri eseri sırasıyla şöyle: ilkini, 1950’lerde Azra Erhat, mahlası olan (takma ad) Ayşe Nur’la yapmıştı. Erhat’ın bu çevirisini okumayı çok isterdim ama çeviri eseri bulamadım. İkinci çeviri eseri 1960’lı yıllarda, Can Yayınevinden Cemal Süreya ve Tomris Uyar’a yaptırıldı. Üçüncü çeviri eseri ise; yine altmışlarda Attila İlhan’ın yönetmenliğindeki Bilgi Yayınevi tarafından Selim İleri’ye yaptırılmıştı. Küçük Prens’in şu an elimde bulunan beş farklı çeviri eseri var. İlk ikisini epey önce okumuştum. Bunlar Mavi Bulut Yayınevinden Yaşar Avunç’un en bilindik çeviri eseri (12.Baskı-2009) ve Mor Menekşe Yayınevinin Gençlik Serisinden yayınlanan, çeviri metni olarak Mavibulut’un metniyle hemen hemen aynı olan, özel bir yönetmelik maddesiyle denetim pulu olmadan çıkartılan, içinde hiçbir Exupéry çiziminin olmadığı çeviri eser (yayına hazırlayan Murat Uludağ, Ankara-2005). Sansür Meselesi: Bu eserin hedef kitle, Türk okuyucusu için yapılan çevirisinde, bildik bir sansür noktası tartışmalara ve çevirmenlerin iyi ya da kötü olarak değerlendirilmesine neden olur. Bahsettiğim yer kitapta şöyle geçiyor: “Bir Diktatör çıkıyor ve bundan sonra Avrupalılar gibi giyinmeyi emrediyor, yoksa ölüm cezasına çarptırırım diyor…” Bu “Diktatör” hep sansüre uğratılmıştır çevirmenler tarafından. Bunun sebebiyse, diktatör denilen kişi olarak Mustafa Kemal Atatürk’ün kastedilmesidir. Kitabın başında 1909 yılında yaşanan bir olay anlatılır: Bir Türk gökbilimci, başında fes, ayağında şalvar olduğundan hem buluşu hem de kendisi Batılılar tarafından ciddiye alınmıyor. Sonra sene değişiyor ve bu sefer 1920 yılında, aynı gökbilimci bu kez çok şık giyinmiş olduğundan Batılılar tarafından konuşması ve buluşu kabul görüyor. Ancak ülkenin yönetiminde –bazı kesimlerin görüşüne göre- 1909’dan 1920’ye kadar Mustafa Kemal Atatürk olmamasına rağmen mevzu hep bu noktaya getirilip düğümlenir genelde. Baştan alalım: Öncelikle çevirmen, eserin tamamına sadık kalmalıdır (her ne kadar bir İtalyan atasözünde: “Çevirmen Haindir,” dense de). Demek istediğim, kitapta “Türk Bir Diktatör” yazıyorsa, çevirmenin bunu sansürlemeye hakkı yoktur. Ya olduğu gibi çevirir (“Türk Diktatör” diye) ya da kendince yumuşatır. Mesela Cemal Süreya ve Tomris Uyar kendi çevirilerinde, “Dediği dedik bir Türk önderi tutmuş bir yasa koymuş: Herkes bundan böyle Avrupalılar gibi giyinecek, uymayanlar ölüm cezasına çarptırılacak,” demişlerdi. Fransızca kaynak metinde, “Türk bir diktatör, Avrupalılar gibi giyinmeyenleri ölüm cezasına çarptırıyormuş,” yazmaktadır (Fransızcasını 2-3 defa okudum). Yine çevirmen bunu da aslına göre çevirmelidir. Yumuşatmanın ucu açıktır, ancak asla sansürleme hakkı yok. Yine örneğin Yiğit Bener kendi çevirisinde, “…bir Türk diktatörün kendi halkını ölüm tehdidiyle Avrupalılar gibi giyinmeye zorlaması oldu…” Exupery’nin bu konuda bir bilgi eksikliği olduğu çok açık. Sansürlenmesi gerektiği düşünülen ya da yanlış bilgidir denilen bölümleri çeviriye almak istemiyorsa bir çevirmen, o kitabı çevirmek için almamalıdır, bıraksın başkaları çevirsin. Ölüm Pornosu ya da Yatak Odasında Felsefe kitaplarını çevirdiler, Salman Rüşdi’nin Şeytan Ayetlerini de, hiç de sansür uygulamadı o kitapların çevirmenleri, doğrusu da buydu. Çeviriyi yapmayı çevirmen kabul ediyorsa, metne sadık kalmakla yükümlüdür. Sözcükleri değil anlamı çevirirken, kaynak metne bağlı kalacak, asla hiçbir şey eklemeyecektir, hiçbir şeyi de kaynak metinden atmayacaktır, bunları yapmaya yeltendiği anda o kitabı çevirmekten vazgeçip aldığı yayınevine iade edecektir. Önemli bir konuya da açıklık getirelim. “1909’da bir gök bilimci konferansa gelir ve giydiği komik kıyafetler yüzünden ciddiye alınmaz” denir eserde (fes, şalvar vs. giydiğinden). Ancak aynı gözlemci, 1920 yılında yine aynı konferansta ciddiye alınır çünkü üzerinde Batılıların giydiği kıyafetler vardır. Bunun nedeni de yine eserin çevirilerinde, “…batılılar gibi giyinmeyenleri ölüm cezasına çarptıran bir Türk diktatör,” denir. Aslında “Şapka ve Kıyafet Devrimi,” Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından, halkın kılık ve kıyafetinin düzenlenerek batı ülkelerindeki normlara uygun hâle getirilmesi için 1925 ve 1934 yıllarında çıkarılan iki kanunla yapılan düzenlemedir. Yani bu Exupery’nin bilgi eksikliği ile değil aslında kitabı yazdığı ve yayınlattığı sene olan 1943 yılı ile açıklanabilir (bir sene sonra da vefat etmiştir). Yazar, yaşadığı o yılın (1943) mevcut kanunlarıyla, kitabında bahsettiği 1920’de yanlış bir kurgulama yapmış gibi görünse de kaynak metinde “Böyle giyinmeyenleri ölüm cezasına çarptıran” der, yani kanun çıkardı, ya da kanuna uymayanı dememektedir. 1920’de bu ülkeyi Atatürk’ün önderliğindeki grup yönetiyordu, yani lider Vahdettin değildi. Hoş Vahdettin de 17 Kasım 1922’de Türkiye topraklarından bir gemiyle ayrılmış olsa da fiili durumda bu topraklarda Osmanlı İmparatorluğunun değil müstakbel Türkiye Cumhuriyeti ve onun yöneticilerinin sözü geçiyordu. Son olarak, tdk.org sitesinde, “Diktatör” sözcüğünün anlamlarına baktım tekrar. Hemen herkesin bildiği “Zorba” anlamının yanında diktatör için şu da yazıyor: “Bütün siyasi yetkileri kendinde toplamış bulunan kimse.” Neticede Atatürk de aynen böyleydi o günlerde. Sadede gelirsek; kitabı ben çevirseydim: “Batılılar gibi giyinmeyenleri cezalandıran bir Türk Diktatör,” derdim. Çevirilere Genel Bir Bakış: Mavi Bulut Yayınevi Yaşar Avunç ve Mor Menekşe Yayınevi Gençlik Serisi çevirilerinde, kaynak metinde Atatürk kastedilerek söylenen “Diktatör” sözcüğü sansüre uğratılmış ve “…bir Türk Lider…” diye çevrilmiştir. Ancak “…kılık kıyafet yasasına uymayanların ölüm cezası ile korkutulduğu…” ibaresi ise; sansür yapılmaksızın birebir çeviri metnine yer almış. İki çeviri eser de aynı olduğu için, çeviri kalitesi, hedef kitle adına –çocukluğunu halen yitirmemiş biz büyükler ve gerçekten çocuk yaşta olanlar düşünülürse- kabul edilebilir düzeyde. Gelelim Ocak 2015 ve sonrası yeniden basımı yapılan eski iki çeviriye. Bildiğiniz üzere ülkemizde, Exupéry’nin ölümünün üzerinden yeterli süre geçtiği için 1 Ocak 2015 günü itibariyle tüm kitaplarının telifleri düştü ve bir “Küçük Prens” çeviri eseri patlaması oldu. Eserin, otuza yakın yayınevinden farklı çevirileri yayımlandı. Uzun yıllardır Türkiye’de, eserin tüm hakları Mavibulut Yayıncılık’ta olduğu için kitabı eski çeviri sahipleri dahi bastırtamıyordu. Yeniden basılanlar içinden incelediğim iki çeviri eseri var. İlki Can Yayınlarından, büyük yazar-şair-çevirmen, rahmetli Cemal Süreya ve yine aramızda olmayan değerli yazar-çevirmen Tomris Uyar’a ait olan ortak çeviri eseri. Diğeri de, Everest Yayınlarından, kendisine uzun ömürler dilediğim Selim İleri’nin çeviri eseri. Exupéry’nin, Türkçe çeviriye konu olan Fransızca kaynak metnini defalarca okuyup inceledim. Metinde ne var ne yok biliyorum. Cemal ve Tomris’in çevirisi, hedef kitle de düşünülerek, kabul edilebilir bir çeviri olmuş. Verilen Türkçe karşılıklarını, kitabın hedef kitlesi kolaylıkla anlar diye düşünüyorum. Edisyon da çok güzel olmuş. Kitabın kâğıt kalitesi, kitap boyu, renkli resimler vb. çok hoşlar. Ama eski çevirilerde olan benzer bir sorun devam ediyor: Resimlerin yerleri çeviri metniyle bazen örtüşmüyor. Tamam, bu durum orijinal metinde de var ama bence metin ve resimler muhakkak örtüştürülmeliydi. Yazıyı okuyup arka sayfaya geçtiğinizde resmi göreceğinize önce resmi görmeniz daha akıllıca olurdu. Malum sansürlenen yere ise; Cemal ve Tomris ila Selim Bey, kabul edilebilir bir karşılık vermişler: “…dediği dedik bir Türk önderi… Avrupalılar gibi giyinmeyenler ölüm cezasına çarptırılacak…” Kanımca bu sansür meselesi, çevirmenin kendi tasarrufudur. Biri olduğu gibi “Atatürk adında bir Türk lider” der, diğeri “Türk diktatör”, bir diğeri de “Dediği dedik bir Türk lider” der. Hepsi de kabul edilebilir diye düşünüyorum. Sözcük Tercihleri ve Çeviri Kalitesi Üzerine: Cemal ve Tomris ortak çevirisinde bazı Türkçe karşılıkları zor anlaşılır bulduğumdan sizlerle paylaşmak istedim, tercihleri başka yönde olsaydı daha iyi olabilirdi: Yüz bin liralık ev… (bir milyonluk deseydiler daha otururdu; günümüz Türkiye’sinde sırıtıyor bu rakam; çeviri 2015’de yeniden basılırken tashih yapılabilirdi) Tutalım… (“sözgelimi” denebilirdi) Boa yılanı… (neden boğa yılanı değil?) Uyruk… (Mavibulut edisyonundaki “kul” çok oturmuş, “halk” da olabilirdi) Aritmetik… (matematik?) Tohumdan sürmüştü… (?) Elifi elifine… Yola düzüldü… (koyuldu?) Hakçası… Yirmi mil / Bin mil… (neden kilometre değil! Amerika’da mı yaşıyoruz?) Sırça bir hazine… (hangi çocuk anlar sırçadan? “Kırılgan” de gitsin!) Gerçeğin mayası gözle görülmez… (Sf. 98, hiç anlaşılmıyor!)… Yukarıda da belirttiğim gibi, bunlar çevirmenin tercihi, ancak okuyucunun kabahati nedir? Gelelim Selim Beyinkine. Öncelikle Everest’i tebrik ediyorum. Harika bir edisyon hazırlamışlar. Tam bir çocuk kitabı kıvamında; kitabın boyutu, kâğıt hamuru, sayfa içlerindeki renkli kenarlıklar, renkli büyük baş harfler, resimlerin mizanpajı ve renk kalitesi vb. Ellerine sağlık. Ama çeviri için, bunu çocuklar kesin okumalı, harikulade olmuş diyemeyeceğim için üzgünüm. Selim Bey, çok ama çok zor bir metin ortaya koymuş. Sanırsınız modern zamanların Dede Korkut’u masal anlatıyor bize. Ama bu masal, Fransız bir pilota ait, Türklere değil. Bu kadar çok ”Öztürkçe” yazacağım diye okuyucuya bu denli yüklenmek neden? Tamam, çeviri eseri yıllar evvel yapılmış olabilir, ama yıl olmuş 2015, kendisi alsa çeviri eserini eline, kendi tashihini kendi yapsa ve günümüze uyarlasa, biraz da hedef kitleyi düşünerek, daha iyi olmaz mıydı? 2013 yılında, Aydınlık Gazetesi Kitap Ekindeki ilk kitap eleştirisi yazım, Hasan Ali Toptaş’ın “Heba” isimli romanı hakkındaydı. O romanda da fazlaca kullanılan Öztürkçe sözcüklere, hatta tamamen yöresel olan sözcüklere takılmıştım. Kızmıştı bana bazı gazeteci ve yazar ağabeylerim. Tamam, anlıyoruz, yazabiliyorsunuz, bilgilisiniz. Ama biz okuyucuların kabahati nedir? Rahatlıkla anlayabileceğimiz yalın bir metin ortaya koysanız daha güzel olmaz mı? Zor metin istersem, şu sıralar bitirmeye çalıştığım Ulysses adlı kitabı elime alıp tekrar tekrar okurum. Neyse, bu mesele, her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır meselesi diyorsanız, kabul. Ama bizler, yeni nesle kitap okumayı sevdireceksek şayet, hedef kitlenin beklentileriyle örtüşmeyen bu tip çeviri metinleriyle bu iş asla ve katiyen olmaz, biline… İleri’nin tek bir yerde çeviri hatası var, tashih veya dizgi sorunu da olabilir, beni affetsin: “‘Tünaydın’ diyerek ‘feneri yakıyor’ fenerci, kaynak metinde ise ‘iyi akşamlar’ diyerek yakıyor oysa (Sf.64)”. İleri’nin çeviri metnindeki diğer zorluklara gelince, zorluk diyorum çünkü ben 45 yaşındayım ama metni okurken epey sıkıntı yaşadım: Gövermek… Tansık… (mucize demekmiş!) Çiçeğe durmak… Kötücül… Karaduyu… (anlamı nedir?) Yüksünmek… Çile hırkası… Merih, Çolpan, Erendiz… (gezegen isimleri, Mars/Merih tanıdık geldi!) Akanyıldız…(kuyruklu yıldız sanırım ya da meteor yağmuru?) Cangıllar… (Cangıl’ın sözlük anlamı: a. 1. Cengel. 2. mec. Karışıklık, kargaşa. “Balta girmemiş orman” desek ne olur!) Gönenmek… Çölü güzellemek… (Sf.98) Sırçadan bir hazine… (Sf.98) Kuyu bileziği… (kuyu ağzı!) Yürek yordamıyla aramalı… Ustaca ağulayacak mısın?… (Sf. 105, ağulamak zehirlemek demekmiş!) Dönenmek… Yer yuvarlağı… (dünya ya da yerküre sözcüklerinin nesi var!) Uyruk… (halk, kul!) Kakım kürküyle… (Sf.46, “kakım” sansargillerden bir hayvanmış!?) Ağlatı… Yetke… (“sulta” demesinden daha iyi tabi! Anlamı yönetim yetkisi) Sanımca… (kanımca) Esenlemek… Kutlu gezegen… Arayıp tarayıcı… (Sf.67, “kâşif” desek ne kaybederiz üstat?) Salık vermek… Kerte… Ay alacası… Hız katarı… Göz göremez özdenliği… (Sf.92, “özdenlik”, kendi özüyle var olma durumuymuş!)… Hem Cemal-Tomris çevirisi hem de Selim Beyin çevirisi kabul edilebilir çevirilerdir. Ellerine sağlık. Ama yukarıda da belirttiğim gibi amacımız yeni kuşağa okuma aşkı kazandırmaksa, özellikle de hedef kitlesi aslen çocuklarsa, lütfen Türkçe sözcük seçimine biraz daha özen gösterelim. Yazarı Exupéry’nin son derece yalın yazdığı bir kaynak metnin, yine yalın bir şekilde hedef dile çevrilmesi gerekmez mi? Unutmadan, bu tip masalsı bir metinde, çeviride zorlama kaçınılmazdır bazı yerlerde. Çevirmen, yazarlık ustalığı derecesince yapacaktır sanatını, karışamayız. Ama kaynak metinden bir yeri paylaşmak isterim sizinle: “Je soulevai le seau jusqu’à ses lèvres. Il but, les yeux fermés. C’était doux comme une fête. Cette eau était bien autre chose qu’un aliment”. Koyu karakterle seçtiğim ("Cette eau" ile başlayan) cümle esas konumuz, ama bağlamını da verdim. Hem Cemal-Tomris hem de Selim Bey şu karşılığı vermiş bu cümleye: “Herhangi bildik bir içkiden çok başkaydı bu su”. Mavibulut’tan çevirmen Yaşar Avunç’un karşılığı ise: “Sıradan bir susuzluk gidermek olmadığı kesindi”. Anahtar Fransızca kelime burada “Un aliment”. Türkçe karşılığı ise “Besin” dir (Tahsin Saraç, Büyük Fransızca Sözlük). Çeviriye alınan metaforun yorumunu size bırakıyorum… Son incelemem ise; yepyeni bir çeviri üstüne. Kabalcı Yayınlarından Mart 2015’de ilk baskısı yapılmış, Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim dalından benim gibi 2014 yazında mezun olan arkadaşım ve meslektaşım Beyda Yağmur Şehitoğlu’nun yaptığı çeviri eseri. Edisyon anlamında çok güzel olmuş. Kağıt kalitesi, mizanpaj, resimler vb. iş görür. Çeviri kalitesiyse, yukarıda üç ustanın eleştirdiğim çevirileriyle kıyaslarsak, hedef kitleyi yakalayan, günümüz Türkçesiyle yazılmış, sözcük seçimlerine oldukça özen gösterilmiş ve son olarak da yerelleştirme hatalarına düşülmemiş, kabul edilebilir düzeyde bir çeviri eseri. Hatası, eksiği yok mu, var elbette. Ayrıca dizgide ya da son okumadaki eksiklikten dolayı bazı yazım hataları da yapılmış eserde. Sadece çeviriyle ilgili fark ettiğim olumlu ve olumsuz yanları paylaşmak isterim: Çevirmenin yerelleştirme ve yeni sözcük seçimiyle ilgili çok doğru tercihleri var: Balta girmemiş ormanlar, matematik, bin kilometre, milyonluk ev, Dünya-Mars-Venüs (gezegenlerin günümüzdeki isimleri kullanılmış), “kral ve kul” veya “kral ve uyruk” yerine “kral ve halkı” sözcüklerinin tercih edilmesi, sırça yerine “kırılgan” sözcüğünün seçilmesi vb. Çeviri eserde (Sf.18) sansüre uğratılmış bildik bir cümle var: “…bir Türk lider halkını Avrupalılar gibi giyinmeye teşvik etti.” Çevirmenin tercihi bu yönde olmuş. Yorumsuz… Çeviri hatası (Sf.15): “Zaten bununla çok uzaktan geliyor olmalısın” denmiş. Ama tam aksine cümle sonunda “geliyor olamazsın” yazılmalıydı. Kaynak metin: “C’est vrai que, là-dessus, tu ne peux pas venir de bien loin…” Çeviri hatası (Sf.23): “Sadece üç günü görmezden gelmişti” deniyor çeviri eserde. Kaynak metinde: “Il avait négligé trois arbustes…” Buradaki hatanın nedeni, Fransızca “arbuste” kelimesinin aslında “çalı” anlamına gelmesidir. Doğru çeviri: “Üç çalıyı görmezden gelmişti” ya da “Üç çalıya özen göstermemişti” olmalıydı. Çeviri hatası (çeviri eserin XVI bölümünde): “…üç yüz on bir bin kendini beğenmiş…” Kaynak metinde: “…trois cent onze millions de vaniteux…” “Bin” yerine “milyon” sözcüğü olmalıydı, doğrusu: “…üç yüz on bir milyon kendini beğenmiş…” Çeviride sözcük tercihi hatası (Sf.76): “Bu sadece trenlerin değişimi”. Kaynak metin: “C’est un échange”. Buradaki “échange” sözcüğü İngilizcedeki “exchange” veya “truck” sözcükleriyle aynı anlamdadır. Çeviride anlam biraz örtük kalmış. Doğrusu şu olabilirdi: “Bu sadece, bir trenin diğeriyle yer değiştirmesi”. Yukarıda gördüğünüz birkaç olumsuzluğu dikkate almazsak, Şehitoğlu’nun çeviri eseri kabul edilebilir düzeyde olduğu gibi, beş çeviri eserin içinde okunması en rahat olan metindir. Eserin hedef kitlesi olan çocukları ve elbette biz içindeki çocuğu hala öldürmeyenleri dikkate aldığımızda, çeviri eserdeki hava, tam da bir çocuk masalı kıvamındadır. Sınıf arkadaşım ve meslektaşım olan Şehitoğlu’nu tebrik ederim. Son Söz: Bu eserin çevirisinde hep takıldığım bir nokta vardır: Malumunuz “koyun” meselesi! Çizimlere baktığınızda, aslında Exupéry, küçük bir “kuzu” çizmiştir. Hatta üç defa çizmiş kuzuyu. Fakat kaynak metinde “le mouton” diyor Fransızca, yani “bir koyun”. “Kuzu” nun Fransızca karşılığı “l’agneau”. Haklısınız, kuzular büyüyünce hem koyun, hem de koç oluyorlar. Ama bu çeviriyi ben yapsaydım “koyun” demez, “kuzu” derdim emin olunuz… Bu çok özel, masalsı hikâyeyi okumayanlarınız varsa derhal okusunlar; okuyanlarınız da tekrar tekrar okuyup sevdiklerine okuttursunlar lütfen. Süha Demirel, İstanbul, 28 Nisan 2015. Sansür Konusunda Eklemeler, 24 Aralık 2016. *** İncelediğim Fransızca Kaynak Metin Hakkında: Novembre 2008 À propos de cette édition électronique. Texte libre de droits. Corrections, édition, conversion informatique et publication par le groupe : Ebooks libres et gratuits fr.groups.yahoo.com/group/ebooksgratuit... Adresse du site web du groupe : ebooksgratuits.com Élaboration de ce livre électronique : Les membres de Ebooks libres et gratuits qui ont participé à l’élaboration de ce livre, sont : PatriceC, Coolmicro et Fred *** İncelediğim Çeviri Eserlerin Künyeleri: Yazar: Antoine de Saint Exupéry Kabalcı Yayınları Çevirmen: Beyda Yağmur Şehitoğlu 1.Basım Mart 2015 ISBN: 6059872010 Can Yayınları Çevirmen: Cemal Süreya-Tomris Uyar 4.Basım Mart 2015 ISBN: 978-975-07-2443-5 Everest Yayınları Çevirmen: Selim İleri 2.Basım Ocak 2015 ISBN: 978-605-141-833-9 Mavibulut Yayıncılık Çevirmen: Yaşar Avunç 12.Basım Şubat 2009 ISBN: 978-975-310-050-2 Mor Menekşe Yayınları Çevirmen: ? 2005 Ankara ISBN: 975-9110-68-7 *********************************** Ek: 16 Aralık 2015, Epsilon Yayıncılık, Yiğit Bener Çevirisi Bu çeviriyi henüz okudum. Yiğit Bener, hem çevirmen hem de akademisyen olarak son derece saygı duyduğum bir edebiyat aydınıdır. Çevirisinde ilk gözüme çarpan, benim yukarıda eleştirdiğim hemen tüm olumsuzlukların onun çevirisinde olmamasıydı. Bener, orijinal metne tamamen sadık bir çeviri yapmış. Kabul edilebilirliğin üstünde usta işi bir çeviri olmuş. Ayrıca çok sevindiğim birkaç şey de şunlar: Küçük Prens’in hemen tüm çevirilerinde bir “koyun” resminin çizilmesi olayı vardır. Bener ise buna aynen benim kafamdaki gibi “kuzu” karşılığını vermiş. “Boa yılanı” ayrı yazılır diye eleştirmiştim, o da aynen benim dediğim gibi kendi çeviri metnine “boa yılanı” olarak almış sözcüğü. “Küçük Prens” iki sözcüğü, tüm çevirilerde büyük harfle yazılmıştır. Ancak kaynak metinde küçük harfle yazılıdır. Yazar ne yazdıysa Bener de buna uyup “küçük prens” şeklinde çeviri metnine almış, harikulade. Bener’i bu kaliteli çevirisi nedeniyle kutlarım. Takıldığım bazı noktalar ise aşağıdaki gibidir: Yerelleştirme konusunda, Bener kitaba sadık kalmış. “Fersah”, “Frank”, “Mil” gibi sözcükleri birebir kullanmış çeviri metninde. Tek bir yerde milin yanına kilometre karşılığını da almış (mesela sayfa 23). Sayfa 39’da şöyle bir cümlesi var Bener’in: “Rayihası içimi açıyordu.” “Rayiha” sözcüğü Arapçadır ve anlamı “Koku” dur. Orijinal metinde bu sözcüğün kaynağı Fransızca “Embaumer” sözcüğüdür. Türkçe anlamı ise: “Güzel kokularla doldurmak; güzel kokmak, hoş kokular yaymak.” Büyük bir sorun gibi görünmese de, küçük okuyucuların “Rayiha” yı bilmesi kanımca imkânsız. “Küçük Prens” özel adını Bener, çevirisinin tamamında küçük harflerle “küçük prens” olarak yapmıştır ve bu olumludur. Sayfa 22’de olan şu cümlede: “Ölüm tehdidiyle Avrupalılar gibi giyinmeye zorlayan bir Türk diktatör…” Bu karşılıkla Bener, orijinal metine birebir bağlı kalmıştır ve bu da olumludur. Kitabın Künyesi: Küçük Prens (Karton Kapak) Antoine De Saint Exupery EPSİLON YAYINLARI Çevirmen: Yiğit Bener Yayın Tarihi 2015-10-26 ISBN 6051730561 Baskı Sayısı 1. Baskı Dil TÜRKÇE Sayfa Sayısı 112 Cilt Tipi Karton Kapak Kağıt Cinsi 1. Hm. Kağıt Boyut 11 x 18 cm Kitabın Orijinal Dil Fransızca
Küçük Prens
9.0/10
· 151,2bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
4
38
Oğuz Aktürk
Küçük Prens'i inceledi.
112 syf.
·
1 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
KÜÇÜKLERİN BÜYÜK DÜNYASI BÜYÜKLERİN KÜÇÜK DÜNYASI
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Küçük Prens kitabını yorumladım : youtube.com/watch?v=zvf5z3JOSrQ Küçüklerin büyük dünyası, büyüklerin küçük dünyası. Aslında küçük ve büyük gibi sıfatlar kullanınca bile bir sayı kısıtlaması içine girmek durumunda kalıyoruz. Bu kitabı kendi hayatıma göre küçük hissettiğim bir zamanımda okuduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Kitapta küçüklerin hayal dünyasının genişliğiyle büyüklerin akıllarının salt sayısal ve statik çalışmasının savaşı var. İçinde büyüklere dair öyle güzel göndermeler ve sosyolojik eleştiriler var ki, bunların içinde büyüklerin, insanları giyim tarzlarına göre yargılamalarından her konuda olan kısıtlayıcılıklarına, her konuya dar açıdan bakıp monoton bir şekilde hayatı ele almalarına kadar bir çok eleştiri mevcut. Aslında yaşımız ne kadar artıyorsa bize gülen yıldızları da o kadar az hatırlıyoruz, dünyevi sorunlarımızı daha da büyütüyoruz, salt sayısal akıla daha da çok yaklaşıyoruz. Ne kadar bazı şeylerde sayıca artıyorsak, ruhumuz o kadar küçülüyor. Bu dünyada gözümüzün alabildiğine ne kadar gitmeyi düşünüyorsak büyükler bizim gözümüzde o kadar büyük olmaya çabalıyor. Çünkü onların kararlarını büyütüyoruz. Onları ne kadar büyütürsek hayal gücümüzden harcıyoruz. Neyse ki, Küçük Prens'in dediği gibi bu yaşımda yüz bin liralık bir ev gördüm deyip "Aman ne güzel ev!" demiyorum büyükler gibi. Ben de pencerelerindeki saksıları, içinde yaşayacağı insanları ve psikolojileri, çatısındaki kumruları düşünerek o evleri tasarlayıp güzelliği bu değerleriyle düşünmeye çalışıyorum çünkü. Sayılar üzerinden işleyen dünyamızda o kadar fazla ve o kadar gereksiz şeylerle uğraşıyoruz ki, en değerli olan şeyleri unutuyoruz bazen. Küçük Prens'in anlatmış olduğu her gezegene her gün uğruyoruz. Aynı gün içerisinde krallaşmaya çalışan insanı dinliyoruz, kendini beğenmişin biriyle konuşuyoruz ve o bizi hayranı sanıyor, alkolik ve bağımlı insanlarla konuşuyoruz, işinden ve sayılardan başka bir görmeyen insanlarla konuşuyoruz, bakış açısını geniş tutamayan, düşünemeyen ve sorgulamayan insanlarla konuşuyoruz. Fakat üzerinde yaşadığımız gezegen öyle bir gezegen ki, kendilerinin büyük yer kapladığını sanan insanlarla dolup taşan bir gezegen. Sayılara bayılanlar ve her gününü düşünmek uğruna değil de sayılara, işine ayıranlarla dolu. Bu dünya Küçük Prens'in de dediği gibi o kadar kuru, o kadar sivri, o kadar sert ve acımasız ki evrendeki küçüklüğüne rağmen kendisini en büyük gezegenmişçesine tanıtıyor! Ama bilmiyor ki o noktanın noktasının noktası bile değil. Hal böyle olunca, içinde yaşayan insanların büyüklenmeleri bile ne kadar önemsizmiş dedirtiyor insana. Ben de bir gün Küçük Prens'in tanımlamasıyla büyük olacağım. Hatta büyük olduğumda da bu kitabı zevkle okuyacağım ve kendimin ne kadar monoton olduğunu göreceğim. Ama artık bir yıldızın bile yaratılışının muazzam bir olay olduğunu biliyorsam, bütün yıldızların da böyle olduğunu bilerek bakacağım yıldızlara. Aslında önemli olan gözümüzle baktığımız şeylere bir de yüreğimizle bakabilmeyi öğrenmek. Mantığımızla algıladığımız şeylere duygumuzu katabilmeyi başarmak. Aşçıysak yemeğimize sevgi katabilmek, ressamsak resmimize renk katabilmek... Unutmayalım ki, bir yerde bir kuyunun saklı oluşudur çöle güzellik veren. Onun için umudunu kaybetme, hala bir yerlerde çölde açan bir çiçeğimiz olabilir. Zira, köklerimizin olmadığı bu dünyada çölde bile açabilen bir çiçeğin olduğunu düşünürsek hiçbir şey imkansız değil.
Küçük Prens
9.0/10
· 151,2bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
63
786
Derya
Küçük Prens'i inceledi.
144 syf.
Kesinlikle okumalısınız...
Çocuk kitabı mı? Kesinlikle hayır. Kısacık, hap şeklinde düşünme kitabı. Gözünü aç seyreyle etrafını. Dinle bütün sesleri. Kıymetini bil yanındakilerin. Sana zamanını veren, sevgisini kendi diliyle gösteren kişilere sahip çık. Sen kendi gülünden sorumlusun. Başkalarına sıradan olan gül, senin gülün. Sana açıyor. Sana kokuyor. Sana dikenlerini batırıyor. Ama bunun farkına varman için gülünden uzaklaşman gerekiyor. Uzaktayken ancak anlıyorsun kıymetini, tekliğini. Sonra etrafta gül değil de başka şeylere kıymet verenler... Eline alamayacağı yıldızlara tapu biriktirenler... Sadece hüküm kesip, adalet biçenler... Buyruk vermek için koltuğa geçenler... Görev deyip, emir bilip anlamsız işlere boyun eğenler... Ne çok şey anlatılmış kitapta. Çok sevdim...
Küçük Prens
9.0/10
· 151,2bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
46