Dünyadaki birçok aydın gibi, Dostoyevski’nin de yolu hapishaneyle kesişir. Hapishanede toplumun değişik kesimlerinden insanlar varsa da; Dostoyevski bunları iki ana öbekte değerlendirir. Kendisinin de içinde bulunduğu soylular ve diğerleri. Soylu olması, onun hapishanedeki yaşantısını oldukça çekilmez kılacaktır: “Soylu ne kadar adil, iyi kalpli, zeki olursa olsun, hepsi (öteki mahkumlar) tek bir vücut halinde yıllar boyu ondan nefret eder, küçümser, onu anlayamaz ve en önemlisi de asla inanmazlar. Ne dost ne de arkadaş olur; yıllar sonra hakaret görmekten kurtulsa bile, yine de aralarına giremez ve bu ayrılığı, yalnızlığı her zaman azapla hisseder. İnsanın ait olmadığı bir çevrede yaşamasından feci bir şey olamaz.” (S.316). Dostoyevski, hapishanedeki özellikle ilk bir yılında, kalabalıklar içinde yalnız bir insandır.
Özgürlüğün anlamını; etinde, kemiğinde hisseder: “İnsan, özgürlüğü uğruna neyini vermez ki? Boğazına ip geçirilmiş hangi milyoner, bir soluk hava için milyonlarını feda etmez?”(S.98)
Dostoyevski, hapishanede mahkumların çoğunluğunun kendisine karşı dışlayıcı tavırlar sergilemesine karşın, onlara karşı sevecen, insancıl duygular içindedir: “Kim olursa olsun, ne kadar aşağı mevkide bulunursa bulunsun, her insan içgüdüsel olarak, hatta bilinçsizce, bir onuru olduğunun unutulmamasını ister. Mahpusa gelince, mahpus toplum dışı olduğunu, amirlerine karşı mevki ve durumunu bilir. Ama ne vurulan damgalar, ne takılan prangalar ona bir insan olduğunu unutturamaz. Yani sırf bir insan olduğu için, ona da insanca davranılması gerekir. Tanrım! İnsanca davranış, senin kulun olmaktan çoktan çıkmış birini bile tekrar insanlaştırabilir.” (S.137)
Hapishane koşulları acımasızdır; 1850’li yıllar Rusya’sında hapishanede uygulanan cezalar, vicdanları