Kalbim, aynı bu yağmurlu havalar gibiydi. Bulutlardaki yağmur damlaları gibi, ağırlık yapan ve çıkmak için can atan bir yük vardı üzerimde. Ama ne yazık ki ben bulut değildim, atamıyordum onu.
Tadı tuzu bulunmayan bu hayatın içinde bir telaş yaşarken bir gün illaki gelecek olan, kaçamayacağımız, yaşamı yitireceğimiz o anı düşünüp duruyorum. Ölüm dediğimiz bu anın, zaman zaman yaşamaktan daha huzurlu olduğuna inanmadan edemiyorum. Öyle anlar geliyor ki, ölümü insanların ulaşabileceği en yüksek mertebe olduğuna inandırıyorum kendimi. "Ölüm, yaşamdan daha saygıdır," sözcükleri zihnimin içinde dolanıp göğsümü delip geçiyordu.
"Üzülerek söylemeliyim ki, sahip olduğum bütün bu duygular, zaman denen acımasızlık tarafından yutulup bir hiç edilecekler. Hatıralar kaybolacak ve ruh, bedenden ayrılacak. Boş bir kabuktan başka bir şey bulamayacağım elimde. Bir hayal edin. Ne denli bir acıdır bu! Bu düşünceler aklımda dolanırken yaşamak öylesine ağır bir yük ki... "
Ah, altın Gençlik! Ah, bu yorucu hayattaki tek kıymetli şey, sahip olduğumuzda ne kadar az değer veriyoruz sana ve seni kaybettiğimizde nasıl da yas tutuyoruz!