Ölümden çok yaşamdan tat almanı senden başka sağlayabilecek biri yoktu. Bir annenin hüzünlü çocuğunu elinden tutup onu eğlendireceğini düşündüğü nesneleri göstermesi gibi, birinin seni neşelendirmeye çalıştığı sahneler düşlüyordun. Bunun üstünde içinde uyanan tiksinti o iyi yürekli kişiyi kendinden uzaklaştırmak istemenden ya da onun sana göstereceği sevinç nesnelerinin yapısından değil, yaşama isteğinin dayatılabilecek bir şey olmamasından kaynaklanıyordu.
Havanın kötü olması seni dışarı çıkmamanın verdiği suçluluk duygusundan kurtarıyordu. Kapanıp kalman olağandışı görünmeden, evinde oturabiliyordun. O zaman kimse gelip de odana neden bu kadar düşkün olduğunu sormuyordu.
Karayı unutmak istiyordun, ama çevrende yalnızca dalgalar kalacak kadar uzun gezmiyordun. Ciğerlerin havayla doluyor, dalgalardan başka bir şey işitmez oluyor, teknenin hareketleri de dengede durmaya çalışan bedenini oyalıyordu. Dalgaların sallanışı seni hipnotize ederken, yel ayıltıveriyordu. Bilincinin açık olduğu bu yarı uyku halini seviyordun, bir dadının tatlı bir sesle ninni söyleyerek salladığı bir çocuğunkini anımsatıyordu.
Nasıl işlediğini bilmediğin ama çaba gösterirsen anlayabileceğinden emin olduğun bir nesnenin karşısında, kimi zaman kurgu, görünüş aşamasında kalmayı yeğliyordun, tıpkı güzel bir manzaranın tadını çıkarır gibi: Onu uzaktan görmek sana yetiyor, orada gezinmen gerekmiyordu. Bir adayı gemiden görmek orada yürümekten daha eğlenceli olabiliyordu.