Bazı kitaplar bittiğinde kapanmaz.
Sayfalar susar ama içimizde bir ses kalır.
Monte Cristo Kontu tam olarak böyle bir kitaptı benim için.
Bu roman ilk bakışta güçlü bir adamın hikâyesi gibi durur.
Ama yaklaştıkça fark edersiniz ki,
Anlatılan şey güç değil, güce rağmen insan kalma çabasıdır.
Bir insanın elinden her şey alındığında geriye ne kalır?
Öfke mi, sabır mı, yoksa ikisinin arasında asılı kalmış bir vicdan mı?
Monte Cristo Kontu bu soruyu bağırarak sormaz.
Sessizce fısıldar.
Ve biz okurlar, fark etmeden kendi hayatımıza bakarken buluruzu kendimizi.
Bu kitapta dönüşüm vardır ama parıltılı değildir.
Zafer vardır ama hafif gelmez.
Güç vardır ama huzurla gelmez.
Asıl ağırlık, karakterin yapabilecekleriyle yapmamayı seçtikleri arasındaki gerilimde saklıdır.
Monte Cristo Kontu’nun en sarsıcı yanı, insanın karanlığa ne kadar yaklaşabileceğini göstermesi değil;
karanlığa bu kadar yaklaşmışken tamamen kaybolmamayı anlatmasıdır.
Okurken de şu soruyla baş başa kalırsınız:
“Aynı şeyler benim başıma gelseydi, ben kim olurdum?”
Bu bir intikam hikâyesi değil.
Bu, kalbin sertleşmemek için verdiği sessiz bir direnişin hikâyesi.
Ve kitap bittiğinde fark edersiniz,
Asıl etki, yaşananlarda değil;
sizin içiniz de kalanlarda gizlidir.
Monte Cristo Kontu okunmaz.
Taşınır.
Şimdiden keyifli okumalar diliyorum:)