Her gece yatmadan önce kurduğum bir alarmdı işte, sonraki gün için yapacak kayda değer bir planım yoksa dahi. Saat dokuzu gösterdiğinde o sessizliği ve geceyi bölen çığlıklarını atmaya başlayacağını bilerek gözlerimi kapadım. Neden kurdum bu saati? Bir gün de uyanmasam ne kaybederim? Sabah 8 civarında durduk yere uyandığımda kendimi derin bir boşluğun içinde buldum. Her şey vaktinde olmalı dedim, horoz vakitli ötmeli, vaktinde bulmalıyım seni ve vakitlice sıyrılmalıyım şu yapışkan, bunaltıcı etiketlerden. İşe gitmeme henüz 3 saat varken açtım bir film izledim. İki saatlik bir komedi filmiydi seyrettiğim, fena da güldürmedi hani. Beklenmeyen bir zamanda gelen birkaç yabancı diyalog eşlik etti yanaklarımı kaçtır aşağı çeken o diretken iplere. Hafif bir acıyla yüzümü buruşturdum bu yabancı kaldığım gülme eylemine. İnsanlar neden sürekli gülüyor ki ? Bir dakika önce taşıyamadığı yük altında kalan insan bir dakika sonra kendi acizliğine mi gülüyor yoksa? Bu düşünce canımı sıkmaya başladı, filmi yarıda kestim. Kalsındı, şu an gülecek zaman değil. Parlak ışıklar saçan siyah ekrana daha fazla bakamadım. Karşılıksız sevginin -şefkatin- olmadığı bu karanlık dünyadan asla o görkemli ışıklar çıkmayacak.