Nimeti ikrar etmezsek, şükrü de gerektiği gibi yapamayız. Bir kimse “Ben Allah'ın âciz, zavallı, günahkâr bir kuluyum, önemli biri değilim, elimden bir iş gelmez." dese insanlara iyilik yapabileceği yerlerde bile yapamaz hâle gelir. Oysa Rabbimizin bize verdiklerini ikrar etmedikçe şükreden bir kul da olamayız. Kimisinin prestiji vardır, bir telefonla birçok işler hâlleder. Kimisinin bedensel kuvveti vardır, her iş elinden gelir. Kiminin bilgisi, kiminin maddi gücü, kiminin tecrübesi, aklı geniştir. Şükrün birinci aşaması nimetin farkında olmaktır. Onun farkında olmazsak neye şükredeceğiz? O yüzden önce bir şey olun, sonra da mütevazı olun. Önce bir şey olmazsan sonra mütevazı olmayıp da ne olacaksın zaten. Zaten bir şey değilsin. Önce zengin olun, makam mevki sahibi, nüfuz sahibi olun. Önce eliniz ersin, gücünüz yetsin, bir beceriniz olsun. Ondan sonra sahip olduklarınızla kimseye üstünlük taslamayarak mütevazı olun. Mütevazı olmak, hiçbir şey olmamak değildir. Her zaman veren el, alan elden üstündür, güçlü mümin, zayıf müminden hayırlıdır. Fakat bazen insanlar kibre, gurura çok meyilli olabiliyor. Veyahut bir mevkiye gelince sapıtmaları kolaylaşıyor. O yüzden böyle söylemler ortaya çıkıyor: “Bize bir lokma bir hırka yeter." "Biz çok mütevazıyız.” “Önemli değil, zaten üç günlük dünya.” Evet üç günlük dünya ama cenneti de burada kazanacağız. Evet, üç günlük dünya ama dünyevi mertebemiz de uhrevi mertebemiz de burada belirleniyor. Onun için dünyayı küçümseyip önemsiz göremeyiz. Al- lah'ın verdikleri yokmuş gibi davranamayız. “Bir şey haddini aştığında zıddına inkılab eder." diyen atalarımızın sözünü dikkate alıp tevazuyu nankörlükle karıştırmayacak şekildedengemizi muhafaza etmek durumundayız.