"... o çocuksu huysuzluğu hemen hemen hiç kalmamıştı; tüm avuntulara yüz çeviren, başkalarının iyi niyetli neşesini bir aşağılama gibi görmeye hazır, düzelmesi olanaksız bir hastanın içe dönüklüğü, somurtkanlığı gelmişti üzerine."
" O istiyordu ki her şey tam bir sessizlik içine gömülüp kalsın, hiç kımıldamasın; ben de her şey bir bayram coşkunluğu içinde pırıl pırıl olsun, oynasın, zıplasın istiyordum. Ben onun cennetinin yarı ölü bir şey olacağını söyledim; o da benimkinin bir sarhoştan farksız olacağını ileri sürdü. Ben, onunkinde uyuyup kalacağımı söyledim, o da, 'Ben de seninkinde soluk alamam,' dedi. "
"Kafamda Linton ile Hindley Earnshaw'u karşılaştırırdım da, aynı durumda olan bu iki adamın birbirinden niye bu kadar farklı olduğuna bir türlü akıl erdiremezdim. İkisi de karısına düşkün birer kocaydı, ikisi de çocuğuna bağlıydı. Böyle olduğu halde, iyi ya da kötü, ikisinin de niye aynı yolu tutmadığını anlayamıyordum. Hindley daha dayanıklı gibi görünüyordu, ama ne yazık ki daha beter ve daha zayıf çıktı, diye düşünüyordum. Gemisi kayalara çarpınca kaptan yerini bıraktı; tayfalar da gemiyi kurtarmaya çalışacaklarına, başkaldırıp birbirlerine girdiler; talihsiz tekne için hiçbir kurtuluş umudu kalmadı. Oysa Linton, tersine, sadık ve inançlı ruhlara özgü gerçek bir yüreklilik gösterdi: Tanrı'ya güvendi; Tanrı da onu avuttu. Biri umudunu kesmedi, öteki ise kendini umutsuzluğa kaptırdı. İkisi de kendi yazgısını kendi seçti; böyle olunca da, yazgılarına katlanacaklardı. "