Şans eseri oluşan koşullar sonrasında, seçim hakkı olmadan, hiç yoktan hayata davet edilmiştir... Ne için? Varoluşunun anlamını ve amacını bulmaya çalışırken ya kimse bir şey söylemez ya da saçmalıktan başka bir şey duyamaz. Kapıyı çalar ama cevap alamaz. Sonra da ölüm gelir, onun seçimi olmadan. Ve işte, ortak talihsizliklerin hapishanede tuttuğu insanların bir aradayken daha huzurlu hissetmesi gibi, analiz ve genelleme konularına yeteneği olan insanlar buluşup zamanlarını mağrur ve özgür fikirlerini tartışarak geçirdiklerinde, insan hayattaki tuzağı fark etmez. İşte bu yüzden zeka, hiçbir şeyin yerini dolduramayacağı zevk kaynağıdır.
Hayat denilen şey aslında eziyetli bir tuzak. Düşünen insan olgunluğa erişip tam olarak bilinçlendiğinde, ister istemez kaçışı olamayan bir tuzak içinde sıkışıp kaldığını hisseder.
Hem ölüm herkes için normal ve kaçınılmaz bir sonsa insanlara neden köstek olunsun ki? Bir dükkan sahibi ya da tezgahtar beş-on yıl daha uzun yaşasa bunun kime ne faydası olur?
Ağır hastaları koğuşa yatırıp onları bilim ilkelerine göre tedavi etmek imkansızdı çünkü ilkeler olsa bile ortada bilim yoktu. Felsefeyi bir kenara bırakıp diğer doktorların yaptığı gibi dikkatli biçimde kuralları takip etse bile, en önemli şeyler temizlik ve iyi havalandırmaydı. Burada ise pislikten başka bir şey yoktu. Kötü kokulu ekşi lahana çorbası yerine besleyici öğünlerin verilmesi, çalışanların hırsız yerine iyi yardımcılar olması gerekliydi.
Sabahtan yemek saatine kadar kırk hastayla ilgilenmek fiziksel olarak imkansızdı bu da ister istemez bir aldatmacaya yol açıyordu. Yıl içinde on iki bin hastayla ilgilenilmiş, kısaca on iki bin insan aldatılmış demekti.