• Ben 11-12 yaşına geldiğimde dünya klasiklerini okumaya başlamıştım. Mesela 13 yaşımda Mitka Gribceva'nin ; Bulgaristan'daki partizan direnişini anlatan "Seni Halk Adina Ölüme Mahkum ediyorum" kitabını okumuştum.
    Ilk okudugum kitaplardan biriydi. O kitabi okuduğumda gece uyurken kendi ülkemde bir devrim yapacagimi hayal etmiştim. Müthiş hayallerim vardi. Bir seylerin cok hızlı gelişeceğini düşünüyordum.
    Yine Çin 'deki devrimi anlatan Kizilkayalar romani vardı. Kizilkayalar kitabı Çin 'de ,faşizme karşı mücadele eden Maoist genclere yapılan işkencelere karşı onların direnişini, örgütlenme biçimini anlatır. Cin'de devrime giden o durum çok etkilemişti beni. Sonra da "Tohum" diye bir kitap vardı Muzaffer Oruçoğlu 'nun, o da burada bizim düşüncede olanların anayasasıydı adeta. O kitabı okumayanlar bu siyasetten sayilmiyordu.
  • Birtakım adamlar hem milliyetçiliğin virüs olduğundan bahsediyorlar hem de Rumeli’den gelenlere bîmanâ ve akılsızca imalarda bulunuyorlar. Basının bazı sütunlarında laf edenler, Rumeli’den gelenler yerine Suriyeliyi tercih ediyor görünenler var. Türk basınının sicilindeki pozisyonları belli. Sözde Müslüman mürşidi görünmelerine rağmen milli şairimiz Mehmed Âkif’e bile dil uzatacak kadar şaşkınlar. Ondaki irfan ve bilgiden habersiz echel alayı.

    BASINDAKİ makaleleri okumaya başladığım zaman dehşet içinde kaldım. Birtakım adamlar hem milliyetçiliğin virüs olduğundan bahsediyorlar hem de Rumeli’den gelenlere bîmanâ ve akılsızca imalarda bulunuyorlar. Şunu hemen peşinen söyleyeyim: Rumeli’den son gelen muhacirler kendileri de gelmedi. Mücrim ve kıt akıllı Todor Jivkov ekibinin aklınca Bulgarlaştırma kampanyasından sonra 1989’da sınır kapımızın önüne konuluverdiler. Sayıları 350 bindi. O günlerde de birtakım densizler konuşuyordu, “Bu gelenleri ne yapacağız? İçleri ajan dolu” diye. Rumeli Türkiye’si nedir, Osmanlı İmparatorluğu nerede kuruldu? O boş toprakların nüfusunu dolduran Orta Anadolu sürgünleri ne? Anlat ki anlayan çıkarsa...

    KURTULAMAZSIN

    Türklerin üzerinde büyük bir tarihi yük vardır. Üstelik bunu yurtdışında yaşayanlar daha iyi bilirler, her köşede bihaber Türk’ün olur olmaz adamlar tarafından sorguya çekilmesi şeklinde de tezahür eder. Hiç de milliyetçilikle alakası olmayan bazı arkadaşlarımız ABD’ye göçtükten 40 yıl sonra beni konferanslara çağırmaya başladılar. Hiçbirine gidemedim. “Şu şu eserleri bastırıp okuyun” dedim. Okudular mı okumadılar mı bilmiyorum. Geçen sene Chicago ve Los Angeles’taki konferans turunda gördüm ki ABD’ye göçmekle ve Amerikalılığı benimsemekle bu Türklüğün yükünden kurtulamıyorsun.

    ‘AHMAK’ DERLER

    Anadolu’da, öteden beri gelen göçmenlerle rekabet, istenmeyen misafir havası vardır ama şunu da söyleyelim, bizim buralardan Yunanistan’a göç edenlere göre ister Anadolu Rum’u, ister İstanbul Rum’u ve tabii Karamanlı Hıristiyan Türkler (Karaman Rumları) kadar sıkıntı çekmedikleri de bir gerçektir. Şimdi yeniden bu “muhacir” lafı piyasaya çıktı. Hiç kimsenin Avusturya’da Südet Almanlarına veya Hırvatistan’dan gelip yerleşen etnik Avusturya Almanlarına dil uzattığını görmedim. Böylesine herkes “ahmak” diye bakar. Ama burada zaman zaman ya kahve konuşmalarında ve de şimdi olduğu gibi basının bazı sütunlarında laf edenler, Rumeli’den gelenler yerine Suriyeliyi tercih ediyor görünenler var. Türk basınının sicilindeki pozisyonları belli. Sözde Müslüman mürşidi görünmelerine rağmen milli şairimiz Mehmed Âkif’e bile dil uzatacak kadar şaşkınlar. Ondaki irfan ve bilgiden habersiz echel alayı. Mühim değil. Ayrım galiba kayboldu zannedilen etnik duygulardan ileri geliyor.

    YÜZ GÜLDÜRDÜLER

    Yukarıda sözünü ettiğim ve bunlar da nereden çıktı denen Bulgaristan Türk’ü geldi, yüzümüz güldü. Önce kendi mesleğimden başlayayım. Her sene yaptığım genel kültür imtihanlarında en mükemmel notları Bulgaristan’dan gelenler alıyordu. Türkçeleri de düzgündü, Rusça ve Bulgarcanın dışında İngilizce veya Fransızcayı bilenler vardı. Hele talebenin birini iki kürsü asistan olarak istemişti. Yazlık tatil için on binlerin yığıldığı kasabalarda iyi marangoz, elektrik tesisatçısı, hastanelerde sağlık memuru ve hemşire bir lüks addedilirken bu ara meslekler bile onların sayesinde doldu. Türkiye’ye Rumeli Türk’ünün getirdiği tarımsal alandaki katkılar, Bursa’da sanayi kurulurken ehliyetli usta ve işçilerin çıkışı İkinci Cihan Harbi’nden sonraki göçlere bağlıdır. İtildikleri Bulgaristan’da ise o yıllarda görülmemiş sıkıntılar başladı. İspanya Yahudileri ve Müslümanları atınca ne çektiyse Fransa’nın en akılı evlatlarını yani Protestanlarını, Nantes Fermanı’nın (13 Nisan 1598) 14. Louis devrinde kaldırılmasından sonra Prusya’ya kaptırması böyledir. Bu sosyal kanun hep böyle işler.

    RUMELİ’DEKİ ANAVATAN

    Muhacir denen kitleler imparatorluğun ana unsurudur. Eğer imparatorluk Balkanlar’da kurulup sağlam bir Anadolu nüfusunu oraya yerleştirmese, Anadolu Türklüğü daha Emir Timur istilasından sonra ortadan kalkardı. 15. yüzyılda Osmanlı kendini Fetret Devri’nden sonra restore ettiyse bu Rumeli sayesindedir. 1912-13 Balkan Harbi’nde malum sebeplerle Rumeli elimizden çıktı. Bizler Balkan Savaşı’nda imparatorluğu değil Rumeli’deki anavatanı kaybettik. Bunun etkisi olumlu ve olumsuz olarak nesiller boyu sürdü. Yeni cumhuriyetin kuruluşu ve ideolojisinde elbette ki Balkanlılar hâkim unsurdur. Hiç istatistiklere bakıyor muyuz? Daha doğrusu tespit ettik mi? Birinci Cihan Harbi’nde ve İstiklal Savaşı sırasında MM grubunda ve Teşkilat-ı Mahsusa’daki üyelerin çoğu, fedailer neredendir? Ordu saflarındaki sayılara dikkat ettiniz mi?

    BU ÇİLE MECBURİDİR

    Geçen sene Gelibolu saha komutanımız yeni bulunan mezarlardaki Rumelili delikanlıların isimlerini veriyordu. Anadolu da bütün gücüyle imparatorluk için savaştı, herkes gibi ve son anda yük onun üstünde olduğu için belki de diğerlerinden fazla ama Türkler hiçbir zaman Türkiye’yi rahatlıkla elde edemediler. Zaten ettirmezlerdi. Bu toprağın üyesi olan insanlar bu zorlu çileyi çekmek zorundadır. Büyükelçi Zeki Kuneralp’in eşini kaybettiği Madrid faciasından sonra görevine devam ederek yerinde kalması bütün İspanya’da bir saygı uyandırmıştı. Hizmeti bitip Türkiye’ye geri dönerken büyük bir törenle uğurlandı ve orada dercettiği cümle bir yafta olmalıdır: “Türk olmak çok pahalıdır ama bir imtiyazdır.” Elbette ki Suriyeliler içinde Türkiye’ye intibak edenler var. Hatay Valimizden Türkiye erkek ayakkabısı sektöründeki patlamanın Suriyelerin sayesinde olduğunu dinledik. Gaziantep Sanayi Odası’dan bir beyefendinin “İşimiz iyi, 35 kâğıda işçi var”(!) dediğini de hatırlıyorum. Şirket kuranlar, çalışanlar var. Herkes bir değil ama maalesef asayişe dikkat etmeyen, hiç değilse şu an burada misafir olduğunu unutanlar da çok. Bunu ne Osmanlı İmparatorluğu’nun bitiminde gelen Rumelililerde ne de İkinci Cihan Harbi’nden sonra gelenlerde görürüz. Ülkenin bazı yerleri bazı zamanlarda askerlik yapamaz. Rusya, Cihan Harbi’nin başında Sarıkamış’taki faciadan sonra Doğu Karadeniz bölgesini kolayca istila etti. Buradaki nüfusun istisnalar dışında ahz-ı askerle orduya alınması mümkün değildi. Girit’te, Balkanlar’da yerli Hıristiyan nüfusla çatışan, çarpışan insanların bazısı Balkan Harbi’nden hemen sonra geldiler, askere de gittiler. Bazıları da maalesef Cumhuriyet’ten sonra mübadeleyle gelebildiler. Uzun bir sulh devri yaşıyoruz ama güney sınırımızda herkes askerlik yapıyor.

    ABARTMA, DIŞLAMA

    Suriye nüfusunun kalitesini çok abartmaya gerek yok. Hiç şüphesiz ki dışlamaya da gerek yok. Biz farklı toplumların insanıyız. Ezbere konuşmayalım. Topluma intibak sadece bir tarafın fedakârlığıyla değil herkesin uyumuyla sağlanır. Bazı toplumlar muhacerette yaşarken uyum gayreti içinde değil, bazılarının da muhatabını yönlendirme kabiliyeti yok. Türkiye’de muhacir Suriyelilerin ve yerli halkın bu kalıba uyduğu gerçek.
  • Memleketim Manisa fakat ben bir göçmen kızıyım. Kader bu ya, daha doğmadan çizilmiş alnıma yazılan. Ebeveynlerim Bulgaristan Şumnu doğumlu. Daha çocuk denilecek yaşta gelmişler, Türkiye'ye. Silinmeye yüz tutmuş çocukluk anılarını yad ederken tek hatırladıkları uçsuz bucaksız yemyeşil topraklar. Şimdiyse, rahmetli babamın ardı sıra kalan kocaman bir boşluk...
    Babamın ailesi Ege Bölgesinde olan Manisa şehrine yerleşmiş, annemin ailesi de Manisa'nın bir ilçesine. Zaten mübadele yıllarında göç etmek mecburiyetinde kalan halka devlet tarafından Akdeniz ve Ege Bölgesindeki şehirlerde iskan etme hakkı verilmiş. Tesadüf mü, tevafuk mu bilinmez ama merkez de tutunamayan babamın ailesi de ilçeye taşınarak, annemlerle komşu sonrası dünür olmuşlar.
    Ne zaman doğduğum ilçe'ye yolum düşse, derin bir ah ile hayıflanır ve keder ile dolarım. Zihnim geçmişin özlemiyle dolup taşar. Kolay değil ki! Nerden baksanız bir çeyrek asır. Çocukluğum, gençliğim...
    Nereye baksam, nereye dönsem tanıdık bir sima ararım. Her sokağında, her caddesinde unutulmaya yüz tutmuş binlerce anı. Gözlerimi dünyaya açtığım bir zamanlar evim dediğim sokağa doğru sürüklenir ayaklarım. İşte! Nazlı bir gelin gibi süzülür karşımda. Mimari yapılandırmaya esir olmuş apartmanlara inat, hala dimdik ayakta. Seyre dalarım, şimdi bir başkasına yuva olan evimi. Kapının önündeki dut ağacı, sanki daha da büyümüş gibi gelir gözüme. Çocukluğumda yaptığım gibi sarılırım, özlemimi dindirmek istercesine. Sol yanımda katlanılmaz bir sızı. Acaba çocukluğuma duyduğum özlem mi yoksa çocukluğumda var olan insanların yokluğu mu yüreğimi bu derece sızlatan. Bilmiyorum ki! Hangisi daha acı...

    Memleketim...
    Derin bir yaradır bağrımda. Ne yazık ki, denize hiç kıyısı yok! Ama verimli ovaları ve ormanlık dağları var. Bütün heybetiyle yükselir, Manisa dağı da denilen Spil dağı. Rivayet olunur ki, 1513m yükseklikte olan dağın uzantısı, yer altında da bir o kadar uzun.Hatta bu uzantının deprem bölgesi olan Manisa'yı tamamıyla yok olmaktan kurtardığına inanılır. Spil dağı'nın yamaçları, yazın Anemon Lalesi denilen çiçekler ile dolar. Anemon' un oluşumunu insanlar Afrodit ve Adonis' in hikayesine bağlar. Zaten bölgemizde buna benzer bir çok mitolojik öykü var. Tarihsel belgelerle İzmir' li olduğu kanıtlanan Homeros, bu öykülerden bir çoğunu eserlerinde dile getirir. Mesela, İlyada isimli destanın 540. sayfasında Niobe'nin hikayesi anlatılır.

    Sahi! Bilir misiniz, Niobe'nin hikayesini. Manisa Dağın'da kadın yüzü biçiminde bir kaya vardır. "Niobe Kayası " ya da halk arasında tanınan adıyla " Ağlayan Kaya ". Aslında doğal bir yeryüzü şekli ama halk arasında acıklı bir efsaneye konu olmuştur. Efsaneye göre taşın ağladığına inanılır. Çocukluğumda, kayayı ilk gördüğümde ağladığına o kadar çok üzülmüştüm ki! Tehlikenin farkına varmadan eteklerine kadar tırmanıp, cebimden çıkardığım mendille gözyaşlarını silmeye çalışmıştım. Çocuk olmanın saflığından mı gelir bu cesaret bilinmez ama her halükarda bu satırları yazarken bile, hüzünlü tebessümler var gözlerimde.

    Kıyafetlerinden dolayı Tarzan'a benzetilen, Manisa Tarzan'ımız var. Ama O'nun filmlerde seyrettiğimiz sahte Tarzan'dan daha iyi olduğu anlatılır. Ben doğmadan sekiz yıl önce vefat ettiği için, görmek nasip olmadı. Manisa'nın merkezine dikilen anıtından tanıyorum kendisini. Birde görenlerin anlatılarından.
    1900 Bağdat doğumlu, Ahmet Bedevi.1923 yılında, Kurtuluş Savaşı'nda harap olmuş olan Manisa'ya gelerek, Spil dağı'nı mesken edinir. Kişisel ihtiyaçlarını göz ardı etmiş kırmızı kuşaklı, İstikbal Madalyası ile şereflenmiş bir gazi.
    " Orası çiçeklerle süslü bir cennettir. Sabahları kuşların cıvıltısı ile uyanırım. Dağdan ovaya bakmak insana müthiş bir duygu veriyor. Hayatta yaratıcı olma gücünü ben dağlarda sezmişimdir. " der, Ahmet Bedevi (Manisa Tarzanı)

    Manisa'ya özel mesir şenlikleri düzenlenir. Belki de Manisa'yı Manisa yapan, bu şenliklerdir. Kanuni Sultan Süleyman'ın annesi Ayşe Hafza Sultan hastalanınca dönemin ünlü hekimi Merkez Efendi, 41 çeşit baharatı karıştırıp elde ettiği macunu Sultana yedirip iyileşmesine vesile olduğu için, her yıl aynı dönemde Karaköy düzergahında bulunan Sultan camisinden halka saçılır. 21 Mart nevruz günü başlayan temsili karma törenini hafta boyunca çeşitli etkinlikler takip eder. Çeşitli kermeslerle dolu mesire yerleri, yabancı ülkelerden gelen öğrencilerin yöresel kıyafetleri içinde sergiledikleri folklorik oyunlar ve rengarenk bayraklar eşliğinde düzenlenen geçit töreni. Bir hafta boyunca festival havası hissedilir şehirde. Hafta sonu öğlen namazından sonra, hocaların Sultan camisinin minare ve kubbelerine çıkıp macunları halka saçmasıyla bir festival daha nihayete erer. Çocukluğumda gidememiş olmanın hüznüyle yıllar önce eşimle birkaç kez o kalabalığa bizde katıldık katılmasına da, eşim beni korumaktan değil mesir yakalamak ayakta durmak için bile dengeyi zor sağlamıştık. Amacı mesir kapmak olan da var, niyeti başka olan da!.. Anlayacağınız yurdum insanı çeşit çeşit. Yıllar var, saçım törenine gitmiyorum. Zaman zaman en çocuksu halimle eşime mesir yakalamaya gidelim deme gafletine düşsem de, "Üzülme hayatım, ben macun alıp balkondan sana atarım, sen de yakalarsın! " demesiyle, konu daha tartışmaya açılmadan kapanmakta. Hani haksız da sayılmaz! Maksat eğlence olsun tamam da, o kalabalıkta niyeti başka olan insanlar arasında nasıl olacaksa işte orası muamma deyip tebessüm ederek,
    Manisa'dan bütün okurlara selamlar...
  • Ah bu safça inanış veya umursamayış! Tövbekâr olmuş vatan çocuğu (!) Sebahattin Ali'nin akıbetini gördüler. Üç ey hapse girmemek için Bulgaristan'a kaçıyordu. Marksist düşünceli , vatansever (!) bir Türk (!) şâiri (!) diye kampanya açılarak...
  • 80 syf.
    ·4 günde·9/10
    Vatan Yahut Silistre; Namık Kemal’in hayatını sürgünde geçirmesine neden olan tiyatro eseri ve edebiyatımızın batı tarzında sahnelenen ilk tiyatrosu olma özelliği tanışmaktadır.

    Namık Kemal Vatan Yahut Silistre eserinde bugün ki Bulgaristan da Tuna ırmağının kıyısında yer alan Silistre şehrinin 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında çok kalabalık bir Rus ordusu tarafından kuşatılmış olup Musa Hulusi Paşa kumandanlığındaki Türk kuvvetlerinin kırk gün boyunca, kaleyi kahramanca savunmasını ve Zekiye Hanımın sevdiği adam olan İslam Bey’in vatan uğruna ölüme giderken onu yalnız bırakmamak için erkek kılığına girip cepheye savaşmaya gitmesini konu alır. Eserde kısaca vatan sevgisi teması işlenmiştir. Namık Kemal'in bu önemli eserini herkesin okumasını ve okutmasını tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar.
  • 272 syf.
    ·15 günde·Beğendi·7/10
    Kitap Ağacı Devr-i Alem Kulübünün aralık ayı kitabı, Bulgaristan edebiyatı semalarından “Hüznün Fiziği”ydi. Bulgaristan’ın son yıllardaki gözde yazarlarından birisi olan Georgi Gospodinov’un kitabı, Bulgar edebiyatını tanımak için bize aracı oldu.

    Toplam 262 sayfa olan Hüznün Fiziği, Metis Yayınları tarafından roman olarak tanımlansa da, kitap zaman zaman deneme, zaman zaman derleme öykülere, zaman zaman gezi günlüklerine dönüşüyor.

    Bu sebeple, Hüznün Fiziği'nin ortalarına doğru şunu düşünmeye başladım; Yazarın ciddi ciddi bütünlüklü bir konu oluşturma problemi var. Bu düşüncemin ardından, kitapta yazar öykü satın almaya başladığında, bu fikrimin doğrulanmaya başladığını düşündüm. Onun ardından kitap gezi notlarına dönüp, otel puanlamaya geçince tespitimin doğruluğundan iyice emin oldum. Ancak okuma tamamlanıp, kitabı birkaç dakika, sayfa sayfa, altını çizdiğim cümleler üzerinden ve aldığım notlarla kabaca gözden geçirdiğimde, kitabın başından sonuna kadar, aynen Theseus'un mağarada ilerlerken bıraktığı ip gibi bir izi takip ettiğimiz hissine kapıldım. Mağara labirentinde elbette bazen çıkmaz sokaklara giriyorduk, bazen girdiğimiz rotanın yanlış olduğunu düşünüp geri dönüyorduk. Bazen küçük bir geçitle uzun mesafeler atlayabiliyorduk. Mağaranın içindeki esintiler her dakika değişiyordu. Bu anlamıyla kitabın başından sonuna kadar, dağınık da olsa bir bütünlüğü olduğunu fark ettim.

    Bu durumu, yazar Georgi Gospodinov'un bir röportajındaki ifadesinden de yorumlamak mümkün. Yazar röportajda; "Bu çok yönlülük ve çizgisel olmama benim için neden önemli? İlk sebep bizatihi yaşamın böyle olması, özellikle de doksanlarda hayat böyleydi. Klasik roman, aslında yaşamda olmayan bir yapı sunuyor. Hilesi, cazibesi ve konforu da burada. Hayatı, tasarlanmış; bütünlüğü, yazgısı olan bir şey gibi okumak. Romanların bu yönünü hiçbir zaman sevmedim." ifadesini kullanıyor. Yani tam da benim tespit ettiği duruma işaret etmiş. "Hayatın çizgisel olmaması" ifadesi bana, ünlü Katalan Mimar Gaudi'nin, "yaşamda hiçbir şey düz çizgi halinde değildir, o nedenle ben de eserlerimde düz çizgiye yer vermem" sözünü hatırlattı.

    Kitabın güzergâhı dağınık. Ama bu ona düz çizgideki bir romanın sahip olamayacağı zenginliği veriyor. Kurşun döktürmekten tutun, sülükle ülser tedavisine, Yunanistan'a bebek ihracatından, peçete koleksiyonuna kadar ilginç hayat parçacıkları başarı ile kitaba eklemlenmiş. Öldürmeme yemini eden budist hikayesinden, meleği değil oğulu seçen anne hikayesine, taksi şöförü Malemko'nun aldatılışı ve karısı tarafından aldatılan adamın öyküsü başlı başına birer öykü kitabı olabilecek derinlikteydiler.

    Nihayetinde, yazarın veya kitabın sonunda bir bodrum katında ardında koliler bırakıp kaybolan başka bir yazarın yaralarını takip ettik gibi geldi bana. Babasının savaş macerasından, dedesinin değirmende unutuluş hikâyesine, ardından kendisinin bodrum katında anne babası evde yokken yalnız kalmasına kadar ulaşan acılar ve hüzünler yumağı içinde filizleniyor hikâye. Ama giderek dallanıp budaklanıp, komünizm dönemi ve sonrası Bulgar toplumunda yaşanan çalkalanma, gündelik yaşamın altüst oluşu, insanların geçmiş ile bugün arasında takılıp kalması hüzün tablosunu derinleştiriyor. Kitabın en çarpıcı kısımlarından birisi Bulgaristan'da komünizm dönemini yeniden inşa eden bir kasabayı anlatan hikâye. Varoluş ve yokuluş döngüsü, bu geçmiş ve gelecek arasında takılan yaşamla içiçe geçirilmiş. Yaşlanma süreci çok ilginç bir şekilde işlenmiş. 50'lerine yaklaşan birisi olarak benim bile tüylerimi diken diken etti açıkçası.

    Roman, deneme ya da anlatı türü olarak değerlendirebileceğimiz eser, kültür altyapısı olarak da oldukça tanıdık geliyor. Balkanlar ile Anadolu oldukça akraba olan iki coğrafya. Gündelik yaşam tarzı, inanç kırıntıları, türküler ve rakı akrabalık kültürünün detayları. Mafyalar arasındaki irtibat bile bunun ispatı. 1981’deki Papa suikastı ve Almanya’daki göçmen dayanışmasını da bunlara örnek olarak kitapta yer vermiş yazar.

    Kitap Ağacının Devr-i Alem Kulübünde roman genel olarak sürükleyicilikten uzak ve zaman zaman kitabı elden bırakmaya neden olan kopuşlara sahip olarak değerlendirildi. Bunda da oldukça haklılık payı var açıkcası. Ama bazen kitap okurken emek ve sabır gerekir. Hüznün Fiziği de bu bu emeği ve sabırı isteyen kitaplardan. Balkan ve eski dönem sosyalist rejimindeki komşu bir ülkenin atmosferini merak edenler için ilgi çeken bir kitap olabilir.
  • Eylül 1913’te Bulgaristan ile Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan İstanbul Antlaşması, ortak sınır boyunca belirli bir bölgede yaşayan nüfusun karşılıklı mübadelesini öngören bir hüküm içeriyordu – tarihte emsal oluşturacak bir maddeydi bu. Bu bölgede iki taraftan mübadeleye tâbi olması öngörülen nüfus –kabaca 50.000 kişi– zaten kaçmıştı, bundan dolayı antlaşmanın şartları, sadece mülk meselelerinin düzenlenmesi anlamına geliyordu.