• Bulgaristan'a kaçarken öldürülen Sabahattin Ali, Atatürk ve İnönü'ye söven bir manzumesi dolayısıyle hapse mahkum olduğu halde sonradan kendisine devlet kadrosunda iş verilmişti.
  • Bulgaristan 16 Nisan 1879 Anayasasıyla bir süre için anayasal bir monarşi de olmuştur. Prens otoriteyi seçilmiş temsilcilerden oluşan bir meclis (Sobranye) ile paylaşmaktaydı. Rejimin geçirdiği sarsıntılara ve dış müdahalelere rağmen, Osmanlı Devleti ile vassal ilişkileri olan bu ülkede özellikle anti-Rus ve anti-Avrupa partinin, yani başbakan (reis-i müdiran) Stambulov'un ve taraftarlarının Osmanlı imparatorluğu ile federatif bir sistem kurma fikrini devam ettirdikleri görülmektedir. 1886 ve 1887'de Volçov (istanbul'daki temsilci) aracılığıyla, Stambulov bu teklifi iki kere ll. Abdülhamid'e sunmuştu • Padişah, bu teklifi dış baskılardan ve Avrupa'dan çekinerek hasıraltı etmiştir. Eğer teklif gerçekleştirilebilseydi; Osmanlı Devleti, bir monarşiden ve Bulgaristan Cumhuriyetinden oluşan ilginç bir federatif monarşi olacaktı.
  • Bu kitapla ilgili bir şeyler yazmak o kadar zor ki yazıya nereden başlayacağımı bilemiyorum. Kitap 1k Bursa Okuma Grubu'na gidiş-gelişte yani takribi bir beş saat içinde bitti. 272 Sayfalık bir kitap beş saat içinde bittiğinde kolay, yalın bir eser gibi görülebilir ama öyle mi değil tabii ki. Yazar, Minotor (kafası boğa, vücudu tanrı) mitiyle beyninin labirentine sokuyor okuru ve oradan son sayfalara kadar çıkarmıyor. Kitapta yazar bir yoğun empati kaynaklı -özellikle çocukluğunda- empati duyduğu kişilerin hayatlarına misafir olan bir kişi konumunda, kimi zaman Minotor ve kimi zamanda kendi hayatında. Bir an dedesinin, babasının ve kendinin paralel hayatlarını bize yaşatıyor, sonra bir bakmışsın tekrar Minotor Mitine dönmüşüz, sonra bir bakmışsın bambaşka alakasız bir hikayenin içindesin. Yazar bir an parayla başkalarının hikayelerini satın alan birisi, bir an evinin deposunda eski zamanlardan bir takım eşyaları biriktiren takıntılı bir adam, bir an 1. dünya savaşı sıralarında dedesi, 2. dünya savaşı sıralarında babası, komünist Bulgaristan'ın bitiş döneminde kendisi. Minotor Mitinde yer alan labirentteki gibi hissediyorsunuz. Bazen kitabın içinde kayboluyor ve nerede olduğunuzu unutuyor sonra yazarın çekip çıkarmasıyla ana hikayelere geri dönüyorsunuz.

    Üslubu, yazım şekli, garip anlatımı ve farklılığıyla son derece özel bir kitap ve Bulgar yazar Georgi Despodinov'a hayran kalmamak mümkün değil. Bu kitap tamamıyla farklı bir şeyler okumak isteyen, yeni bir üslup ve anlatım deneyimlemek isteyen okurlara göre. Romanın yazım şekli, son derece akıcı olmasıyla birlikte beyninizi alabildiğine zorlayan, kafa karıştırıcı ve hikayelerin içinde yitip gitmenize sebep olacak şekilde. Bundan ötürü yalın, daha yüzeysel eserler okumaya alışkın arkadaşlar kitaba hiç bulaşmasalar en güzelini yaparlar. Çünkü bu kitap fırından yeni çıkan ekmek kıvamında. Tutamazsın elini yakar sonra yazıktır mundar olur, yarım kalır canım eser.
  • Her yılbaşında olay çıktığı için Başkomiser Nevzat ve yardımcısı Ali diken üstünde bekliyorlardı. O yılbaşı gecesinin olaysız geçmesini istiyorlardı. Fakat istedikleri gibi olmadı ve Beyoğlu’nun Tarlabaşı semtinde bir cinayet işlendi. Başkomiser Nevzat önceden uzun yıllar Beyoğlu’nda görev yapmıştı. Orayı gayet iyi biliyordu. Olay yerine gittiklerinde ölen kişinin Engin Akça olduğunu öğrendiler. Engin Öz Tarlabaşılılar Kulübü’nün sahibi Kara Nizam ile birlikte çalıştığını öğrendiler. Engin, Kara Nizam’ın kavgalı olduğu Barbut İhsan’ın mekânı Tarlabaşılılar Kulübü’nün önünde öldürülmüştü. Engin tek bıçak darbesiyle kalbinden bıçaklanarak öldürülmüştü. Elinde silahı da duruyordu. Bu da Engin’nin ateş etmek istediğini ama katilin ondan daha hızlı davrandığını gösteriyordu. Başkomiser Nevzat olay yerinin yakınlarında üç çocuğu fark etti ve onlarla konuşmaya gitti. Onlardan da Engin hakkında bazı bilgiler edindi. Başkomiser Nevzat ve Ali o gece Engin’in evine gittiler ve o sırada evde birisi ateş etti. Ali de karşılık verdi ve onlara ateş eden kişi öldü. Daha sonra bu kişinin kiralık katil Titiz Tarık olduğunu öğrendiler.

    Başkomiser Nevzat ve yardımcısı Ali ertesi gün de araştırmalarına devam etti. Artık hem Engin’i kimin öldürdüğünü hem de Titiz Tarık’ı kimin tuttuğunu öğrenmeleri gerekiyordu. Engin’in öldürüldüğünü duyan Barbut İhsan ve Kara Nizam kendilerinin yapmadığını söylüyorlardı. Hatta Barbut İhsan Başkomiser’in tanıdığı Janti Cemal’i de araya sokmuştu. Ama ikisinin de Engin’i öldürmek için sebebi vardı. Barbut İhsan’ın eski sevgilisi Çilem ile Engin’in ilişkisi olduğu söylentileri vardı. Fakat Kara Nizam, Engin’in öldürüldüğü gece Çilem’le evlenmişti. Kara Nizam Tarlabaşı’ndaki arsaları alıyordu. Engin de Kara Nizam’dan gizli olarak bazı yerleri almıştı. Engin’in evindeki kasada buraların tapularını bulmuşlardı.

    Kasada Engin’in Jale ile çekilmiş bir fotoğrafı da çıktı. Başkomiser Nevzat bu kadını araştırmaya başladı. Jale’in çok zengin olduğunu ve Engin ile ilişkisi olduğunu öğrendi. Engin’in aldığı tapuları Jale’nin parasıyla aldığını düşündüler. Adli tıptan gelen raporla da Engin’in uzaktan fırlatılan bir bıçakla tek seferde öldürüldüğünü öğrendiler.

    Araştırmalarında Engin’in öldürüldüğü gece sevgilisi Azize’nin çalıştığı gazinoda olduğunu öğrendiler. Azize ile konuşmak için oraya gittiler fakat Azize orada değildi. Orada onları Sadri karşıladı. Azize’nin işyerinden arkadaşıydı. Ona bazı sorular sordular. Ertesi günü ona Azize’yi merkeze getirmesini söylediler. Ertesi gün Azize Sadri ile geldi. Azize, Engin ile kavga ettiklerini o gece de Engin’in olay çıkardığını, ona bağırıp gittiğini söyledi. Başkomiser ve Ali Sadri ile konuşmaları sırasında Sadri’nin Bulgaristan göçmeni olduğunu öğrendiler. Oradaki kriminolog Zeynep’in ailesi de Bulgaristan göçmeniydi.

    Başkomiser Nevzat, dışarıda sürekli komşusu ile karşılaşıyordu. Komşusu polisiye roman yazarıydı. Nevzat o adamı sürekli etrafında görmekten rahatsız oluyordu. Kendisini takip ettiğini düşünmeye başlamıştı. O gece Kara Nizam’ın kulübüne bir saldırı oldu ve Nizam’ın yeğeni Kudret Fidan adında bir kızı öldürdü. Kudret kızın elinde silah olduğunu ona ateş edeceğini söylese de kimse saldırganların elinde silah görmemişti. Onlar kulübün boş olduğunu düşünerek molotof kokteyli atmışlardı. Başkomiser Nevzat ve Ali olay yerine gittiklerinde Fidan’ın yanında Nazlı’yı gördüler. Nazlı, Ferhat Çerağ Kültür Merkezi’ni işletiyordu. Burada evsiz çocuklar ve kadınlar hem kalıyor hem de eğitim görüyorlardı.

    Başkomiser, kültür merkezine gidip Nazlı ile konuştu ve Fidan’ın orada kaldığını öğrendi. Fidan bir gruba katılmıştı ve oradan ayrılmıştı. Fidan’ın dahil olduğu grup Kudret serbest bırakılırsa ona saldırıp arkadaşlarının öcünü almayı düşünüyorlardı. Bunu duyan Başkomiser Nevzat Kara Nizam’ı uyardı ve birkaç gün ortalarda görünmemelerini söyledi. Kudret mahkemede serbest bırakıldı.

    Başkomiser Nevzat ve Ali Titiz Tarık’ın kaldığı oteli buldular. Oradaki çalışanlarla görüştüler ve kamera kayıtlarına ulaştılar. Jale’nin birkaç kez Tarık’la buluştuğunu öğrendiler. Aynı zamanda Jale’nin hesabından iki yüz bin lira çekildiği gün aynı miktarda para Tarık’ın hesabına yatmıştı. Ama sorguda Jale kendini hiçbir şekilde ele vermedi.

    Çilem Barbut İhsan’la konuşmak istedi. Barbut İhsan huzursuz oldu ve öncelikle Nevzat’a haber verdi. Daha sonra İhsan Çilem’le görüştü ve Kara Nizam’ın evlendikleri gün gizlice birileriyle görüştüğünü öğrendi. Kara Nizam görüştüklerini öğrenince Nizam ile İhsan arasında çatışma çıktı. Nevzat yetiştiği halde tek başına çatışmalara engel olamadı. İhsan ve Nevzat ikisi de öldü. Başkomiser Nevzat ikisinin de adamlarını sorguladı ama hiçbir sonuca ulaşamadı.

    Artık katili bulamayacaklarını düşünmeye başlamışlardı. Ta ki O gece Zeyneplere yemeğe gidene kadar.

    Başkomiser Nevzat’ın aklında hep komşusunun bir kitabını almayı düşünüyordu. Yazar ona son kitabını hediye etti ve kitabın ilk sayfasını okudu yazarın onun hayatını yazdığını, o yüzden hep peşinde olduğunu anladı.
  • Bir Türk tarihçisine Mehmet Neşri 'ye göre ..
    (Bulgaristan beyi II.Murad'a der ki )
    "Sultanım ..inanın bana ne Janos Hunyadi ne de Corce Brankovic sana sağdıktır.
    Vlad Dracul'unda gerçek bir dost olduğuna inanmamak gerekir,ona asla güvenilmez
    Sultanın cevabı kısadır.
    "Bahar gelince her ikisini de huzuruma çağıracağım"
  • Hitler’in Mein Kampf (Kavgam) adlı kitabı, eksiksiz bir siyasal program bildirisidir. Naziliğin bir ırkçılık ve Ari ırk kuramı, net bir yoz sanat (entartete Kunst) anlayışı, bir iktidar istenci ve üstinsan (Übermensch) felsefesi vardı. Nazilik, kesin olarak Hıristiyanlık karşıtı ve yeni-pagandı, tıpkı Stalin’in Diamat’ının (Sovyet Marksçılığının resmî şekli) açıkça maddeci ve ateist olduğu gibi. Totaliterlikten, bireyin her eylemini devlete ve devletin ideolojisine tabi kılan bir rejim anlaşılıyorsa, o zaman Nazizm de, Stalincilik de gerçekten totaliter rejimlerdi.

    İtalyan faşizmi elbette bir diktatörlüktü, ama tam anlamıyla totaliter değildi; ılımlı oluşundan değil, ideolojisinin felsefî zayıflığı yüzünden. Genel olarak sanıldığının aksine, İtalyan faşizminin kendine özgü bir felsefesi yoktu. Treccani Ansiklopedisi’ndeki Mussolini imzalı faşizm maddesi, Giovanni Gentile tarafından yazılmış ya da temel olarak onun görüşlerine dayanılarak kaleme alınmıştı; ama Mussolini bu yazıda yansıtılan Hegel’in son dönemine özgü “mutlak ve etik devlet” anlayışını hiçbir zaman tam olarak gerçekleştirememiştir. Mussolini’nin bir felsefesi yoktu; yalnızca belagati vardı. Başlangıçta ödün vermez bir ateistken, sonradan Kilise'yle kondordato imzalamış ve faşist flamaları kutsayan piskoposlarla iyi ilişkiler içinde olmuştur. Bir söylentiye göre, ruhban sınıfına karşı olduğu ilk yıllarında, Tanrı’dan kendisini hemen oracıkta çarpmasını, bu yolla varlığını kanıtlamasını istemiştir. Belli ki Tanrı bu çağrıyı duymamıştır. Sonraki yıllarda Mussolini söylevlerinde Tanrı’nın adını sürekli olarak anıyor, “Tanrı’nın Gönderdiği Adam” olarak anılmaktan da rahatsızlık duymuyordu. İtalyan faşizminin bir Avrupa ülkesinde iktidara gelen ilk sağcı diktatörlük olduğu ve daha sonraki benzer tüm hareketlerin Mussolini’nin rejiminde ortak bir arketip buldukları söylenebilir. Askerî bir liturji, bir folklor, hatta bir giyim tarzı (yurtdışında Armani, Benetton veya Versace’ den daha büyük başarı kazanmış bir giyim tarzı) yaratan ilk rejim İtalyan faşizmi olmuştur. Öteki faşist hareketler, ancak 1930’lu yıllarda, Mosley ile İngiltere’de, Letonya, Estonya, Litvanya, Polonya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya, İspanya, Portekiz, Norveç, hatta Güney Amerika’da ortaya çıkmıştır; Almanya’ dan söz etmeye herhalde gerek yok. Avrupa’nın liberal liderlerini, bu yeni rejimin ilginç toplumsal reformlar gerçekleştirdiğine ve komünizm tehlikesine karşı ılımlı devrimci bir seçenek oluşturduğuna ikna eden İtalyan faşizmi olmuştur.
    Umberto Eco
    Sayfa 34 - Can Yayınları (2017 Basım) (sy. 34, 35)
  • “Ne çok şey borçluyuz Siyonist Hıristiyan Trump’a.

    Kendi adıma çok teşekkür ediyorum : Hay sen çok yaşa Trump, Şaron gibi öleme!

    Adam daha ne yapsın; tarihin koridorlarında eski zaman güzellemesi ile mutlu, günümüzün dayatmaları karşısında ezik ve sinik, dünya sevgisi ve ölüm korkusuyla titrek, narkozlu uykulardaki Müslümanları sarsıp kendine getirmek için çırpınıyor.” (Yaşasın Trump! 14.12.2017)

    Herkes düşünsün!

    Liberali, sağcısı, solcusu, muhafazakârı, kemalisti, ulusalcısı… En çok da “Zulüm 1453’de başladı” diyenler.

    İçimizden hatırı sayılır oranda kitleleri devşirdiler. Bu ülkenin canlarını, bu ülkenin değerlerine karşı siyasal ve kültürel Truva atları olarak sahaya sürdüler. Etnik, mezhebi, ideolojik iç çatışmalar armağan ettiler. Dayattıkları ulus devlet formatı, hep ayrışma, güvensizlik, düşmanlık tohumları ekilmesine sebep oldu.

    Saldırgan, sapkın, kudurgan, haydut ve putperest Batı medeniyetinin doğu kolu Rusya’nın işgallerini gördük. Yüzbinlerce şehit verdik, Sarıkamış ve diğer doğu topraklarımızda.

    1915’de “Çanakkale geçilmez!” dedik. Filistin’den Şam, Bağdat, Hicaz’a; Afrika’dan Bosna, Üsküp, Prizren, Arnavutluk, Makedonya, Bulgaristan, Batı Trakya’ya; Kafkaslardan Türk Cumhuriyetler, Diyarbekir, Van, Gaziantep, Urfa, Gaziantep’e, yüzbinlerce Osmanlı toplumunun yiğit çocuklarını şehit vererek… Batı medeniyetinin batı kolu İngiltere ve Fransa’nın işgal girişimlerine göğüs gerdik…

    Çanakkale geçildi!

    1920’de batılı emperyalistler ellerini kollarını sallayarak İstanbul’u işgal ettiler.

    İşgalci Batı güçlerinin ideolojisini, kültürünü amentü haline getiren bir devlet yapılanması çıktı karşımıza.

    O halde bunca kanı niye döktük? Yüzbinlerce şehidi ve yaralıyı niye verdik?

    Anayasadan medeni kanuna, ceza kanunundan ticaret kanununa değin tüm hukuk müktesebatını işgalci, sömürgeci Batıdan aldık.

    Kıyafet başta olmak üzere kültürel tüm verilerimizi, davranış biçimlerimizi değiştirdik. Batı toplumları kertenkele deliğine girse biz de girer olduk.

    Camilere kiliseler gibi sıralar, oturaklar koymayı konuştuk. Yeni kıble Batı olmuştu.

    Ama yine de memnun olmadılar, güvenmediler. Yahudiler, Hıristiyanlar hiç dostumuz olmadı, kıyamete kadar da olmayacaklar.

    “Coğrafya kaderdir” denir. Ateist, liberal, ulusalcı, Kemalist, demokrat olmak fark etmez; Batının gözünde hepsi yine de Müslümandır.

    Dindar, laik Türkiye toplumu olarak neler yapmalıyız?

    Liberaller, Amerikancılar, Avrupacılar! Hâlâ kurtuluşu Batıda mı arayacağız?

    Bize ait değerlere şüpheyle hatta nefretle bakarken Batı’dan gelen her şeyi kutsamaya devam edebilir miyiz?

    Evet… Mahkûm edildiğimiz mağaranın dışına çıkarak, Araf tepesinde, tarihe yön veren Batı’nın kalbimize şırınga ettiği gerçekliklerin sahte olabileceğini düşünerek işe başlayabiliriz.

    Gözlerimizi hakikatin ışığına alıştırarak, modern gözbağcılığın gösterisine dur diyebiliriz.

    Batının merhametten, insanlıktan yoksun çocukları nereye gittilerse toprakları koloni, insanlarını köle yaptılar.

    Amerika yerlilerini düşün: Toprakları çalınan, özgürlükleri elinden alınan. % 90 ‘ı yok edilmiş yerli kardeşlerimizi.

    Afrika’ya bak: Kaynaklarını talan etmeye, insanlık onurunu ayaklar altına almaya koşmalarına. Büyük zulümlerle, hayvan avlar gibi topladıkları insanlarını köleleştirerek Amerika’ya götürmelerine. Renklerinden hakaret kelimeleri üretmelerine, “zenci” demelerine. Köklerinden koparılmış siyah kardeşlerimize…

    Asya’ya dön yüzünü: Muazzam yeraltı ve yerüstü kaynaklarını ülkelerine akıtmak için insan avına çıktıklarını… İşgallerini sağlamlaştırmak için kitleler arasına fitne ve fesat tohumları ektiklerini. Şirketler kurarak ülkelerin kaynaklarını sömürdüklerini, demografik yapıları değiştirdiklerini gör…

    Hatırla: İki dünya savaşı çıkardıklarını, en az 110 milyonun insanın ölümüne sebep olduklarını. Suçsuz insanların üzerine, şehirlere atom bombası attıklarını.

    En az bir milyon Ruandalıyı Suriyeliyi katlettiklerini, 2 milyona yakın Iraklının yok edildiğini…

    İnsanlığın vicdanını, merhamet duygularını lekelediklerini. Irkçı ve faşist olduklarını. Hitler’i, Mussolini’yi, Lenin’i, Stalin’i, Mao’yu dünyaya belâ ettiklerini. Beyaz’ın efendi diğerlerinin hizmetçi olduğuna inandıklarını.

    Afganistan, Irak, Suriye ve Yemen’de yeni silahlarını denediklerini itiraf eden Amerika’yı, Rusya’yı, İngiltere’yi, Fransa’yı ve diğerlerini…

    Gelelim bize.

    Güçlü bir öze dönüş rüzgârına ihtiyacımız var. Tarihimiz ve tecrübelerimiz bize derinlik ve direnç sağlayacaktır.

    Hep beraber özeleştiri yapmalıyız. 200 yıllık Batılılaşma maceramızın ne getirip götürdüğüne dair.

    Teknolojik üstünlük ve getirdiği zenginlik, dünyanın başına belâ edilmiştir. İnsan ruhunun bu denli çölleştiği, insanın değersizleştiği, küçüldüğü günümüzde; şiddet, sapkınlık, ailenin yara alması, psişik ve nevrotik hastalıkların çığ gibi artması, intiharların yaygınlık kazanması görmezden gelinemez.

    Küresel kapitalizmin patronlarına, din bezirgânlarına, Batı’nın anayasal güce kavuşturduğu ideolojik prangaya karşı sağlıklı, yapısal bir tavır geliştirmeliyiz.

    Önce neye inanacağımızı belirlemek zorundayız: Putlaştırılmış akla ve Şeytan’a mı, sonsuz merhamet sahibi, bağışlayıcı yüce Yaratıcıya mı?

    İman ve aklın yollarını ayıranlara aldırış etmeden değer ve nesne üretmeliyiz.

    Adâlet hiçbir bahane göstermeden hedefimiz olmalı. Ehliyet ve liyakat en önemli ölçü kabul edilmeli, hiçbir partizanlık bu hazineyi değersizleştirememeli.

    Küresel kapitalizme kaynaklarımızı, ulusal/küresel medyaya değerlerimizi yağmalatmayacak rasyonel adımlar atmalıyız.

    Zevk ve sefa içinde, hız ve hazzın kölesi olarak tüketim toplumunun ruhsuz ve amaçsız parçası olmaya hayır diyebilmeliyiz. Lükse, israfa karşı tutarlı ve kararlı bir duruş sergilemeliyiz. İlkelerle büyür, sade bir hayatla geleceği inşa eder; lüks ve konforla batarsınız.

    Üretmeden tüketme peşinde koşmak, küresel kapitalizmin kölesi olmaktır.

    Dünyada en az tasarruf yapan ülkeler arasındayız. Tasarruf, dış güçlerin operasyonları önünde güçlü bir settir.

    Haydut Batı güçten anlamaktadır. Savunma sanayini daha da güçlendirmeli, dışa bağımlılığımızı en aza indirgemeliyiz. Teknolojik eksikliği de olsa silâhlarımızı, araç ve gereçlerimizi kendimiz üretmeliyiz. Yerli yazılımlar hayatî önem arz etmektedir.

    Kadınlarımızı kapitalizmin oyuncağı olmaktan kurtarmalıyız.

    İman, ahlâk, ilim ve davranış bütünlüğünü yakalamalıyız.

    Bütün ilimlerin bir arada verildiği eğitim sistemi; ateizm, deizm, nihilizm dalgalarını kıracaktır.

    Bağımsızlığımızın yolu; iman, ahlâk, akıl, plân, proje bütünlüğünden geçiyor.

    İşte o zaman ülkemizi her türlü saldırıdan koruyabilir, yeniden insanlığın vicdanı, ezilenlerin sesi olabiliriz.

     

    11.08.2018, Kardelen, Ankara

    Mehmet Yavuz AY