Bu ülkede, 1931 yılında büyük bir fâcia yaşandı. “Câhil bir komisyon ve gafil bir defterdar”ın ön ayak olmasıyla Osmanlı arşivlerinin Bulgarlara satılmasına karar verildi. Muallim Cevdet, bu fâciayla ilgili haberi, 4 Haziran 1931 târihli Son Posta gazetesinde okuyunca çılgına döndü. Haberin ayrıntılarını ise, meşhur târihçilerimizden İbrâhim Hakkı Konyalı veriyordu. Bu, gerçekten göz yaşartıcı bir tabloydu. Koridorlar harman hâlinde yayılmış kâğıtlarla, her biri altın değerinde belgelerle doluydu. Ortaya yüzlerce torba kâğıt tomarı yığılmıştı. Son derece kiymetli vesikalar, defterler göze çarpıyordu. Yerlerde saçılı duran kâğıtların içinde yaldızlı mecmua parçaları; Silistre, Varna, Tuna vilâyetlerine âit kalelerin tâmirine, zeamet, tımar vesikrlarına, ulûfenâmelere, mutfak masraflarına, vakıfnâmelere dâir birçok târihi mülknâmeler vardı. Bunlar rastgele kağıt parçaları değildi. Yerlerine konması mümkün olmayan son derece değerli târihî eserlerdi.
Araplara göre bütün su kaynakları Allah'ın insanlara bir lütfuydu ve dolayısıyla, bu kaynaklardan herkesin yararlanmaya hakkı vardı. Halbuki yeni gelen Yahudiler su kaynaklarını sulama için ıslah ettiklerinden bu kaynaklar üzerinde de özel mülkiyet hakkını tesis edip, bunların kamu malı gibi kullanılmasına karşı geldiler.
... başkalarına iyiliği öğütleyenlerin kendi yaşayışlarında bunun aksine davranmaları Kur'an'ın kesinlikle reddettiği bir tutumdur. Nitekim Saf sûresinde "Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niye söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında çok sevimsiz bir davranıştır!" (61/2-3) buyurulmaktadır.