Bazı kitaplar vardır, okurken seni sürükler; bazı kitaplar vardır, bitirdikten sonra peşini bırakmaz. Melanie Klein, Melanie Klein! benim için ikinci gruba giren kitaplardan biri oldu. Cem Tunçer, büyük olayların peşinden koşmak yerine insanın iç dünyasına yöneliyor ve bunu yaparken okuru da kendi içine bakmaya zorluyor.
Kitap boyunca yalnızlık, yabancılaşma, geçmişle hesaplaşma ve insanın kendisinden kaçamayışı gibi temalar öne çıkıyor. Karakterlerin yaşadıkları kadar hissettikleri de önemli. Bu yüzden kitap, sadece anlatılan hikâyeyi değil, o hikâyenin bıraktığı duyguyu da taşıyor. Zaman zaman kendinizi bir karakterin yerine koyuyor, zaman zaman da onun sessizliğinde kendi düşüncelerinizle baş başa kalıyorsunuz.
Yazarın dili sade ama etkili. Gereksiz süslemeler yerine doğrudan duygunun içine giriyor. Bazı cümleler ilk bakışta sakin görünse de altında ağır bir yalnızlık ve kırgınlık taşıyor. Kitabın en güçlü taraflarından biri de bu; bağırmadan, gürültü çıkarmadan etkileyebilmesi.
Okurken bana insanın hayatındaki bazı insanların fiziksel olarak gitse bile zihninde ve kalbinde yaşamaya devam ettiğini düşündürdü. Geçmiş bazen kapanan bir defter değil, ara sıra açılıp insanın önüne düşen eski bir fotoğraf gibi. Bu kitap da biraz böyle hissettirdi.
Kapaktaki sisin içinde uçan kuşlar nasıl belirsizlik ve yalnızlık hissi veriyorsa, kitabın atmosferi de benzer bir duygu taşıyor. Yer yer melankolik, yer yer sorgulayıcı ama her zaman samimi. Özellikle insan psikolojisini, kırılganlıklarını ve iç çatışmalarını anlatma biçimini başarılı buldum.
Bu kitap bana büyük cevaplar vermedi; aksine yeni sorular bıraktı. Belki de edebiyatın gücü tam olarak burada yatıyor. Bazen bir hikâye okumazsın, kendinden parçalar bulursun.