Bu kitap, çoğu insanın diline sakız ettiği bir “aşk hikâyesi” değil. Benim için insanın kendi suskunluğuna yenilişinin romanı. Sabahattin Ali, Raif Efendi diye herkesin görmezden geldiği bir adamın içine sakladığı koca yangını öyle bir açıyor ki, okurken insan kendi iç çekmecesini açmış gibi oluyor.
Raif Efendi’nin hayatı dışarıdan bakınca sıradan; ama içindeki fırtına kimsenin taşıyabileceği bir yük değil. Maria Puder’le arasındaki bağ ise ne klasik bir aşk ne de romantik bir hayal… Bu, iki yaralı insanın birbirinin karanlığını tanıması, orada kısa bir süre nefes alması. Sahiplenme yok, beklenti yok. Sadece iki insanın birbirini anlaması. Zaten dünyada en zor şey de bu değil mi?
Maria güçlü görünüyor ama içi paramparça. Raif sessiz görünüyor ama ruhu çelik gibi. İkisi de toplumun ezip geçtiği insanlar. Ve en çok da kendi yalnızlıklarının altında kalmışlar.
Kitabın en ağır tarafı, bitince hissediliyor:
Hayatta bazen en değerli şey, kimsenin bilmediği iç acımızdır.
Raif Efendi’nin yıllarca sakladığı defter gibi… İnsan en çok orada gerçek hâline kavuşuyor.
Kürk Mantolu Madonna bana şunu hatırlattı:
Bazı insanlar görünmez savaşlar verir; onların kahramanlıkları kimsenin alkışladığı şeyler olmaz. Sessizdir, içe dönüktür, karanlıktır. Ama gerçektir.
Ve belki de en kötüsü şudur:
İnsan bazen hayatının en büyük acısına bile geç kalır.