Öncelikle,
Kitabın en dikkat çekici yanı, düz yazı yerine şiirsel biçimde yazılmış olması. Bu da kitaba muazzam bir akıcılık ve vuruculuk katmış. McCullough kelimeleri adeta bir fırça darbesi gibi kullanmış; ne bir eksik ne bir fazla. Artemisia’nın iç dünyasındaki öfkeyi, yeteneği, kırgınlıkları ve uğradığı ihaneti en yalın ama en sarsıcı haliyle doğrudan kalbinizde hissediyorsunuz, tüyleriniz diken diken oluyor. Gereksiz hiçbir betimlemeye yer verilmeden, duygu yoğunluğu en yüksek seviyede tutulmuştu. Bu durum kesinlikle kitaba bambaşka bir boyut kazandırmış.
Çok etkileyiciydi.
Kitabın konusuna kısaca değinecek olursam; Gerçek bir hikaye olduğunu söylemekle başlayayım. Hikaye 1610'ların Roma'sında geçiyor. Artemisia, babası Orazio Gentileschi'nin atölyesinde, onun gölgesinde ve onun imzasıyla tablolar yapan dahi bir genç kadın. Annesini kaybetmiş ve toplumun kadını tamamen değersizleştirdiği bir düzende sıkışıp kalmış. Resim yapmaya aşık olan Artemisia'nın yaşadığı dönemde kadınların sanat dünyasında yer edinmesi neredeyse imkânsız. Erkeklerin egemen olduğu bu dünyada, kendi sesini başarılarıyla duyurması mümkün değil.
McCullough, Artemisia'nın bu karanlık dönemde tutunacak bir dal arayışını, annesinden kalan iki İncil hikayesi üzerinden kurguluyor: Susanna ve Judith.Susanna erkeklerin iftirasına uğrayan ve sessiz kalmayıp kendini aklamaya çalışan bir kadın, Judith ise halkını kurtarmak için gücü eline alan ve bir zalime ders vermeye çalışan kadın.
*Bu arada, Artemisia'nın resim kariyerindeki en ünlü eserleri de bu iki figür üzerinedir.*
Artemisia’nın resme olan tutkusu onun hayata tutunma ve sesini duyurabilme sebebi de olur. Boyalar, tuvaller ve çizdiği kadın figürleri yalnızca sanat değil; onun iç dünyasının sesi hâline de gelir. Çevresindeki