Éric Emmanuel Schmitt’in 'Görünmeyen Döngü' serisini çok seviyorum. Her kitap çok güzel ve okumaya değer. Bu kitapta kıymetli ve güzeldi.
Kitabın konusuna gelirsek, Oscar lösemi ile mücadele etmektedir ve çevresindeki yetişkinlerin ona karşı davranışları, doğruları söylemeyişleri onun canını çok sıkar. Hastalığında her şeyi denemişler ancak ne yazık ki iyileşme gösterememiş... Acı gerçek ise ne yazık ki sayılı günleri kaldığının farkında olmasıdır, buna rağmen doktoru, hemşireleri ve ailesi bu gerçeği ona söyleyemezler. Bir kişi hariç... Rose Anne. Oscar'a iyi gelen ve tüm bu sürecinde onun daha iyi hissetmesi için hep yanı başında olan, ona el uzatan, anlayan ve hep doğruları söyleyen kişi. Oscar'a bir fikir verir, Tanrı'ya mektuplar yazmasını ve her gününü 10 yıl gibi yaşamasını söyler.
Mektupların derinliği ve hissettirdikleri çok çok özeldi. Mektupların ilerleyişi son derece zekice kurgulanmıştı. Kitabın en büyüleyici ve vurucu yanı kesinlikle buydu. Oscar'ın kalan son günlerini, 10 yıllık birer ömür gibi yaşaması... Oscar her sabah uyandığında hayatının yeni bir evresine adım atar; ergenliği, orta yaş krizini, yaşlılığı tecrübe eder. İlk aşklarını deneyimler, kıskançlık hisseder, dostluklar kurar, kırılır, affeder ve büyür. Hastaneden hiç çıkmadan, insan hayatının neredeyse bütün duygularını keşfetmeye başlar. Mektuplarda büyüyüşlerini, hislerini, yaşadıklarını, keşfettiği her şeyi Tanrı'ya anlatır. İnanılmaz etkileyici ve anlamlıydı. Beni derinden sarstı.
Öyle iç bayan, dramın dibini yaşatan bir kitaptan ziyade içinizi bilgelikle, yaşam sevinciyle, farkındalıklarla ve derin bir huzurla dolduran bir kitaptı bence.
Rose Anne'nin Oscar'a verdiği en önemli şey umut değildir aslında; anlamdır. Çünkü kitap boyunca ölümden kaçmanın değil, yaşanan zamanı gerçekten