Lewis Carroll'ın "Aynanın İçinden" kitabı genellikle ilk kitap olan Alice Harikalar Diyarı’nda ile karıştırılsa da, hem tonu hem de yapısı hem de kurgusu itibarıyla ondan ayrılan, son derece farklı bir eser.
Karakterimiz Alice, bu kez de evindeki şöminenin üzerindeki aynadan geçerek fantastik bir dünyaya, ayna dünyasına, adım atar. Bu dünyada her şey terstir. Bir yere gitmek için oradan uzaklaşır gibi yürümeniz gerekir. Zaman algısı farklıdır her şey geriye doğru yaşanır. Yazılar terstir ancak bir ayna ile yazıyı okuyabilirsiniz.
Bu kitabın en önemli kısmı hikayenin satranç üzerine kurulu olması. Alice oyuna bir piyon olarak başlıyor. Hedefi satranç tahtasının diğer ucuna, yani 8. kareye ulaşıp kraliçe olmak. Kitabın her bölümü, Alice'in satranç tahtasında bir kare ilerlemesine denk geliyor. Her bir bölümde bambaşka karakterler ve fantastik olaylar okuyoruz.
Aslında, Alice'in piyonluktan kraliçeliğe yükselişi, çocukluktan yetişkinliğe geçişin bir metaforu...
Kitap bittiğinde Alice uyanır ancak Carroll okuyucuyu şu soruyla baş başa bırakır: "Rüyayı gören kimdi?" Alice mi, yoksa rüyasında Alice'i gören Kızıl Kral mı?
Eğer mantık bulmacalarını, dilin sınırlarının zorlanmasını ve fantastik bir atmosferi seviyorsanız, bu kitap size tatmin edici bir okuma deneyimi sunabilir.
Keyifle okudum kitabı.
Aslında beni bıraksalar birkaç gün kendimi kapatıp kitabı okuyup bitirirdim. Çünkü öyle içine alıyor hikaye sizi. Zamana yayarak sindire sindire okumak da iyi geldi elbette. Çünkü bir yandan da bitmesin istedim…
Öncelikle şunu belirteyim, kitabın sayfalarının çokluğu sizi asla korkutmasın. Çok detay ve çok betimleme olduğundan bence bu denli uzun sürmüş. Ki o betimlemelere rağmen kitap akıp gidiyor. Her sayfası bence merak uyandırıyor.
Jane…
Çok çok sevdiğim bir karakter olarak aklıma kazındı. Baştan sona gösterdiği duruşla kendisine hayran olmamanız mümkün değil.
Küçük yaşta kimsesiz kalan yengesinin zoraki baktığı ve daha fazla dayanamayıp onu yatılı bir okula göndermesiyle hayatının yönü tamamen değişiyor.
Hayatın her türlü yüzünü görüyor, ona rağmen kendisinden hiçbir şekilde taviz vermiyor.
Yatılı okuldaki zamanlarını ve öncesinde yaşadıklarını okurken çok derin üzüntüye kapıldığımı söylemeden geçmek istemem. Ancak yaşadığı tüm bu şeyler onun kendini inşa etmesinde büyük etken. Her şeye rağmen kendini geliştirmesi, kendi ayaklarının üstünde durma azmi, öğrenme aşkı hep içinde yanan ateş olarak ona sıcaklık verdi hikaye boyunca.
Beklemediğim ve beni şok eden birkaç şeyde vardı kitapta. Ciddi manada şok olmuştum çünkü gerçekten beklenmedik gelişmelerdi…
Mr. Rochester’la karşılaşmaları Jane’in içinde daha önce hiç bilmediği bir duygunun uyanmasına ve içine düştüğü bu hiç beklenmedik bilinmezlikle nasıl başa çıkabildiği gerçekten çok hayranlık uyandırıcıydı. Yaşadığı duygular ne kadar derin ve onu etkisi altına alacak kadar güçlü olursa olsun içindeki inancı ve kararlılığı her daim ön planda tutması ise çok ayrı alkışlanasıydı bence. Onun kendi içinde kendini muhakeme etmesi bu karakterin kilit noktasıydı çoğu zaman. İçindeki bu muhakemeyi