Geçmişin karanlığına dalmaktan, gölgemizle yüzleşmekten başka çaremiz yok. Yaralarımız da köklerimiz de o karanlığın içinde. Elimizi en derine daldırıp balçığa bulayacağız. Yaralarımızı deşeceğiz kanata kanata, içlerinden oluk oluk irin akacak. Biraz kirlenecek üstümüz başımız belki ama iyileşeceğiz.
Azla yetinmeyi bilmeyenler gezegenimizi pişirmekle meşgul. Bir yandan sular sel olup akarken bir yandan da göller, nehirler kuruyor, senin yaşında çocuklar susuzluktan ölüyor. Suyu bile satmaya çalışanlar var burada, havanın, toprağın, derelerin, vadilerin bile pazarlığını yapmaya kalkışanlar... “Herkese ait olanın, kimseye ait olamadığını” unutturmaya çalışıyorlar bize. Çocuklarımıza ormanın öğretisini unutturduk, betonun kaskatı öğretisini aşıladık. Ne var ne yoksa insanlaştırdık, her şeyi kendimize benzettik. Kedileri, köpekleri, kanatları özgürlükle eş değer kuşları bile...
İnsanca yaşamak için ölümüne çalışmamız, fark edilmek için hareketsiz kalmamız, sesimizin duyulması için susmamız gerektiğine inandırılmıştık. Kendi gezegenimizde gönüllü kölelerdik ve köleliği artık bir lütuf olarak görüyorduk.