Annem bana gerçekleri kabul etmesini, hayat ise onlardan kaçmasını öğretmiş olabilirdi. “Al bu elmayı Nezahat,” diyebilirdim, “sende bu ad oldukça istersen sıfır numara kel, istersen at kuyruklu olurum. İnce bıyıklı, tek dişi altın olurum. Meftun olurum, meczup olurum. Uzaklara bakarım, çıtımı çıkarmam. Nasıl söyleyeceğimi bilmem, susarım. Susmak üzerine konuşmak gerekse, beni çağırırlar, oturur susarım.”
“İpi kopmuş bir uçurtmayım,” derdim kendi kendime ve bir uçurtma için en güzel uçuşun, ipi kopukken olabileceğini düşünürdüm. Bazıları buna “düşme hali” diyebilirdi. “Ağaç dallarına ya da elektrik tellerine takılmadan önceki düşme hali.” Umursamayabilirdim.
Kalbime sordum.
“Gidelim mi, kalalım mı?”
“Kalıp ne yapacağız?” dedi, “bari zıplayalım da hareket olsun.”
“Fakat,” dedim, “sağı solu belirsiz görünüyor, ayrıca sen de biraz teşne ve kıvrak görünüyorsun”
“Yine de ip üzerinde çakılı kalmaktan iyidir.”