Din, kalbî bir meseleydi, Allah ile kişi arasındaydı ve içinizde ona dair bir şey bulursanız inanırdınız, bulmazsanız inanmazdınız; Laboratuvarda ya da herhangi bir yerde kanıtlanabilecek bir sey değildi. Adı üstünde, inançtı. İnanç görmediğiniz bir şeye inanmayı gerektirirdi. Görmeden,
tutmadan, kanıt olmadan. Bu yüzden hiç kimse,kimseyi bir şeye inanmaya zorlayamazdi. Ve Allah Kuran'da bunu şöyle yasaklamıştı: "Dinde zorlama yoktur."
"O anda bir his doğdu kalbime. Bütün insanlığın ruhu tekti ve farklı bedenlerde hapsolmuş bu ruh, ne zaman farklı bir beden görse, ona, Sarıl bana! diye haykırıyordu sanki. O, karşısındaki bedenin içindekinin kendisinden başkası olmadığını biliyordu çünkü. Kendisiyle birleşmeden, kendisiyle buluşmadan_ huzura eremeyeceğini biliyordu. Bölünmüşlüğe, ayrılığa dayanamıyordu. İkiliğe dayanamıyordu. Bütün varlık birdi çünkü. Allah birdi. Gözler bunu göremese de, ruh, gözlerin göremediğini görüyor ve bunun için karşısındakine "Sarıl bana!" diye haykırıyordu. Kendisiyle tekrar buluşmak için."