• Ortalıkta öyle fütursuzca, rahatca şiir okuman büyük aptallıktı. Aptal, lanet olası bir züppenin yapacağı bir şeydi. Bir insana üç beş dize verirsen kendini tüm Yaradılış'ın Tanrısı sanır. Kitaplarınla su üstünde yürüyebileceğini sanırsın.
    Ray Bradbury
    Sayfa 143 - İthaki
  • Büyük başarılar çoğu zaman büyük fedakarlıklarla gelir..!!
  • Küçük bir çocukken yaşadığım Anadolu şehrinde onlara bölgesel şiveyle maacirler yani muhacirler derlerdi. Orta öğretimim için İstanbul'a geldiğimde isimleri Bulgaristan,Yunanistan,Yugoslavya ve Balkan göçmenleri oldu. Akrabalarımız vardı, bir çok tanıdığımız aileler vardı içlerinde. Aile büyükleri çocukluklarının, gençliklerinin geçtiği o güzel yerleri büyük bir üzüntü ve özlemle anlatırlardı. O dönemdeki çocukluğumun verdiği bilmezlikle onları dinlerken hiç duygulanmazdım. Sadece dinlerdim. Onların içlerinde kopan fırtınaları nereden bilebilirdim ki ? O çocukluğumla onları nasıl anlayabilirdim ki ? Maalesef o insanların hiç biri bugün hayatta değil.

    Bu kitabı okuduğumda öncelikle kitapta yazılanların benzerini yaşamış olan o insanları hatırladım. O günlerde anlatmış oldukları olayları, yerleri, bahsettikleri yaşantılarını hatırladım. İnanın bana o kadar üzüldüm ki. Keşke bu kitabı o insanlar hayattayken okumuş olsaydım diye düşündüm. Keşke onlar şimdi hayatta olsalardı da, yüzlerine ''sizi çok iyi anlıyorum, çektiğiniz acıları hissedebiliyorum, doğduğunuz toprakları terketmek zorunda kalmanın verdiği ızdırabı biliyorum , acınızı paylaşıyorum'' demeyi o kadar çok isterdim ki. Ama maalesef buna artık imkan yok.

    Bunları size anlatmamın sebebi bu kitabın içinde yazanların beni üzdüğü kadar, o insanları, o günlerde anlayamamamın daha da çok üzdüğünü bildirmekti.

    Kitapta, tarihe 93 harbi diye geçmiş olan Osmanlı - Rus Savaşında yaşanan göç olayları anlatılmaktadır. Romanya'nın Tulça şehrinden hareket eden kadın, çocuk, yaşlılar ve daha ergenliğe yeni girmiş delikanlılardan oluşan büyük bir kafilenin Rus işgalinden kaçarak Edirne ve İstanbul'a geliş öyküsü anlatılmaktadır. Bu öyle bir öykü ki her türlü tehlikeyle savaşarak yapılan bir yol öyküsü. Bir yandan Rus askerleri, diğer taraftan başta Bulgarlar olmak üzere diğer milletlerin komitacılarının saldırıları, katliamları , kötü tabiat şartları, yokluklar, hastalıklar ve açlıkla mücadele edilerek aylarca yapılan bir göç yolculuğu. Başlayanların ancak yüzde beşinin tamamlayabildiği bir yolculuk.
    Acılarla yapılan bir yolculuk. Yaşadıkları , gördükleri vahşetlerden, yolculuğu yapanların bile yüreklerinin taş haline geldiği ama okuyanların bir kelimesini bile ah çekmeden okuyamadığı bir yolculuk. Bütün bunların, belkide kat kat fazlasının gerçekten yaşanmış olmasını düşünmek bile insanı kahreden bir yolculuk.

    Kitap çok akıcı bir dille yazılmış ve müthiş bir sürükleyicilikle okunuyor.

    Yazar Refik Özdek'in tamamen gerçek olaylardan derleyerek kurgulayıp yazdığı bu kitabın öncelikle bir insan olarak, sonrasında ise, tarihte bu acıları yaşamış olan yüz binlerce insanın soydaşı, dindaşı olarak mutlaka okunması gerektiğine inanıyorum.
  •     Bir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş... Eski günlerde yeryüzünün bir ülkesinde hiçbişey yokmuş. Hiçbişeyi olmayan bir ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişahın da bir hazinesi varmış. Bu hazinede o ulusun en değerli bir emaneti korunurmuş. Atalardan kalan bu emanetle o ulus övünürmüş. "Hiçbişeyimiz yoksa da, atalarımızdan bize böyle bir emanet kaldı" diye avunurlar, yoksunluklarını, yoksulluklarını unuturlarmış.
        Atalardan kalan emanet, bir kişinin, iki kişinin değil, bütün ulusun olduğundan,. herkes bu değerli emanetten kendine övünme payı çıkarırmış. Onun korunmasına canla, başla çalışırlarmış.
        Bütün ulusun malı olan emaneti korumak için en uygun yer padişahın hazinesi olduğundan, bu emanet de hazinede saklı dururmuş. Hazineyi, gözlerini kırpmadan silahlı nöbetçiler beklermiş. Hazinenin olduğu yerde kuş bile uçurtmazlarmış.
        Padişah, sadrazam, vezirler, sarayın bütün ileri gelenleri, her yılın bir günü, atalardan kalan kutsal emaneti koruyacaklarına namusları üzerine yemin ederlermiş.
        Gel zaman git zaman, günlerden bigün padişahın içine, ulusun canları, kanları yoluna korudukları bu emanetin ne olduğunu anlamak isteği düşmüş. Padişah, bu emanet kutusunun içindekini görmek için yanıp tutuşurmuş. Sonunda bu isteğini yenememiş, bigün hazine dairesine girmiş. Nöbetçiler padişaha da yasak diyecek değiller ya... Sarayın hazinesine padişah, sadrazam, vezirler her zaman ellerini kollarını sallayarak özgürce girerler, emanetin yerinde durup durmadığına bakarlarmış. Padişah da böyle yapmış. Bu emanet, oda oda içinde, oda oda içinde kırk odadan geçtikten sonra kırkbirinci odanın içinde dururmuş. 0 odanın içinde de kutu kutu içinde, kutu kutu içinde, kırkbirinci kutunun içindeymiş.
        Padişah kırk odanın kapısını açmış. Kırkbirinci odaya girmiş. Sonra kırk kutu açmış. Kırkbirinci kutuyu açarken heyecandan yüreği küt küt çarpıyormuş. "Bunca yıldır koruduğumuz emanet ne ola?" diye büyük bir merak içindeymiş.
        Bir de kırkbirinci kutuyu açıp baksın ki, ne görsün: Yeryüzünde o zamana kadar görülmemiş bir mücevher. Bir alev gibi yanıp duruyor. Altın desen altın değil, platin desen platin değil, gümüş hiç değil... Padişah kendini tutamamış, içinden, "Atalardan kalan bu kutsal emaneti ben kendime alırım. Benim olur. Kim nereden bilecek?" diye geçirmiş.
        Güneşten koparılmış bir parça gibi ışıl ışıl yanan kutsal emaneti kutusundan çıkarıp, cebine atmış. Atmış ama, "Ya benim çaldığım anlaşılırsa..." diye de içine bir korku düşmüş. O zaman, "Ben bu pınl pırıl yanan şeyi alır, onun yerine üstü yakut, sedef, zümrüt, inci, elmasla süslü bir platin koyarım, hiç kimse bu emaneti görmediğine göre, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin çalındığını anlayamazlar..." diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Sonra kırkbir kutuyu içiçe, onun üstüne de, kırkbir odanın kapısını da üst üste kilitleyip hazineden çıkmış arna, yaptığı düzen anlaşılacak diye de ödü kopuyormuş. Hiç kimsenin, kutsal emaneti çaldığını anlamaması için, o zamana kadar yılda bir kutsal emanet üzerine ant içilirken, padişah bu andı yılda ikiye çıkarmış. Her yıl iki kez, alanlarda toplanırlar, padişah da, başkaları da, bütün ulus, atalardan kalan kutsal emaneti kanları ile, canlan ile koruyacaklarına ant içerlermiş.
        Sadrazam kurnaz bir kişiymiş. "Eskiden yılda bir kez emaneti korumak için ant içilirken, şimdi neden padişah bunu ikiye çıkardı?.." diye sadrazamın içine bir kuşku düşmüş. "Yıllardan beri koruduğumuz bu emanet ne ola?" diye o da bigün hazineye girmiş. Kırkbir odadan geçip, Kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Ne de olsa padişah, dalaveresi çakılmasın diye, çaldığı emanetin yerine en değerli taşlarla süslü koca bir altın koyduğundan, bu güzel şey karşısında sadrazam şaşkına dönmüş. "Ben bu emaneti alır, yerine üstü renkli, parlak taşlarla süslü bir altın koyarım. Nasıl olsa, hiç kimse, emanetin ne olduğunu bilmediğinden, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin bu olduğunu sanırlar..." diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Ama içinde, yaptığı iş anlaşılacak diye bir korku olduğundan, padişahın yılda ikiye çıkardığı ant içme törenini, yaz, kış ve baharlarda olmak üzere yılda dörde çıkarmış.
        Gelgelelim vezirlerden biri kurnaz bir kişiymiş. "Şimdiyedek, yılda iki ant içilirken neden dörde çıkarıldı?.." diye içine bir kuşku girmiş. O da, kimseye danışmadan hazineye girebildiğinden, bigün, hazineye girmiş, kırkbir odadan geçmiş, kırkbir kutuyu açmış. Kırkbirinci kutudan çıkan üstü parlak taşlarla süslü altını görünce, sevinçten gözleri parlamış. "Ben bunu alır yerine bir gümüş koyarım. Kim nerden bilecek?.." diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama içinde öyle bir korku varmış ki, hırsızlığı belli olmasın diye, ulusa kutsal emaneti ne kadar iyi koruduğunu anlatmak için, yılda dört kez yapılan ant içme törenini her ay yaptırmaya başlamış. Ulus, her ay alanlarda toplanıp, son kişide son damla kan kalana kadar kutsal emaneti koruyacağına ant içermiş.
        Saray nazırı kurnaz bir kişiymiş. Ant içmenin ayda bire çıkmasından işkillenmiş. "Bunda bir iş olacak, bir gidip şu emaneti göreyim..." demiş. Kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Atalardan kalan kutsal emanet o kadar hoşuna gitmiş ki, "Ben bunu alıp yerine bir bakır koysam, kim nereden anlayacak?.." diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama, içinde hırsızlığı anlaşılacak diye bir korku olduğundan, emaneti ne kadar titizlikle koruduğunu halka göstermek için ayda bir yapılan ant içme törenini, haftada bire indirmiş.
        Gelgelelim, hazineyi koruyan subaşı, kurnaz bir adammış. içinden, "Ne oluyor böyle?.. Haftada bir ant içiyoruz! Şu kutsal emaneti bir gidip görsem..." demiş. O da öbürleri gibi kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açmış. Parlak bakın görünce çok sevinmiş. "Ben bunu alır, yerine demir koyarım, kim nerden bilecek?.." demiş. Dediği gibi de yapmış. Ama yaptığı iş, içine sinmediğinden, emaneti korumakta ne kadar canla başla çalıştığını herkese anlatmak için gösterişe başlamış. Her gün, atalardan kalan kutsal emaneti, ölümü bile göze alarak koruyacağına ant içermiş.
        Gel zaman git zaman, ulusun içinden bir kişi çıkmış. 
        - Bütün ulus yıllardan beri atalardan kalan emaneti canımızla, kanımızla koruyacağımıza her gün ant içip duruyoruz. Doğrusu bu emaneti hazinede çok iyi saklıyor, koruyoruz. Peki ama bu emanet nedir? Biz emanetçi değiliz ya... Şu odaları, kutuları açalım da, atalarımızdan kalan kutsal emanetin ne olduğunu, neyi koruduğumuzu bir öğrenelim!.. demiş.
        Bu sözler bomba etkisi yaratmış. Başta padişah olmak üzere, emanete hıyanet edenlerin hepsi birden, hırsızlıkları anlaşılacak korkusuyla, bu dileği ortaya atan kişinin üstüne çullanmışlar. Gerçek emaneti aşırıp onun yerine sırasıyla sahtesini koyanlar, bu katakulliyi yalnız kendilerinin yaptığını sandıklarından ve birbirlerinin oyununu bilmediklerinden, hırsızlıkları ortaya çıkacak diye ödleri kopuyormuş. "Koruduğumuz emanetin ne olduğunu görelim!.." diyen kişiyi,
        - Vay hain!.. Atalarımızdan kalan öyle kutsal, öyle değerli bir emaneti, sen kim olasın da göresin... diyerek, o kişiyi, kutsal emaneti küçümsemek, aşağılamakla suçlandırmışlar. Bütün ulusu da kandırdıklarından, kendileriyle birlik edip, bunu söyleyenin üstüne yürümüşler.
    Zavallı az kalsın linç edilecekmiş. Sonra padişah,
        - Biz bunu öldüreceksek yasaya uygun öldürelim!.. demiş. 
        Bu kişiyi öldürmek için önce bir yasa yazıp, sonra özel bir mahkeme yargısı ile öldürmüşler.
        Gelgelelim, öldürmekle iş bitmemiş. Çünkü, ölen kişinin sözleri ağızdan ağıza yayılmış. O düşünce bir çığ gibi gittikçe büyümüş. Günün birinde halkın içinden biri, "Ölümü göze alarak koruduğumuz emanetin ne olduğunu, neden ölümü göze alarak gidip görmeyelim?.." diye düşünmüş. Ama kendisinden öncekinin başına gelenleri bildiğinden bu düşüncesini hiç kimseye açmamış. Gizlice hazineye girip, kutsal emanete bakmayı kafasına koymuş. Ama padişah, sadrazam, vezirler, bütün emanet hırsızları, çaldıkları belli olmasın, kimse anlamasın diye, atalardan kalan kutsal emaneti, daha doğrusu onun yerine koydukları şeyi, eskisinden daha sıkı koruyorlarmış. İşte bu yüzden de hazineye gizlice girmeyi başaran kişi, kutsal emaneti alıp, bütün ulusa göstermek için dışarı çıkarken, hazineyi koruyanların eline düşmüş. Adamın elinde, emaneti en son çalanın, onun yerine koyduğu bir paslı teneke varmış. Subaşı, adamın elinde tenekeyi görünce,
        -Kutsal emanet bu değil!.. diye bağırmış. 
        Saray Nazırı,
        - Bu değil!.. demiş.
        Vezir de,
        -Bu değil!.. demiş.
        Sonra sırasıyla padişaha kadar hepsi,
        -Bu değil, bu değil!.. demişler.
        O zaman, elinde paslı tenekeyi tutan adam,
        -Kutsal emanetin bu olmadığım siz nerden biliyorsunuz? Bu değilse, ya hangisi?.. diye sormuş.
        Bu soruyu oradakilerin hiçbiri yanıtlayamamış. Çünkü hepsi de emanetin yerine koydukları şeyin sonradan çalındığını anlamışlar. Yakalanan kişiyi hemen orada boğdurup işini bitirdikten sonra paslı tenekeyi kutuya koymuşlar. Kutu kutu içine kırkbir kutuya, onu da kırkbir oda içine gizlemişler. Ama içleri bitürlü rahat olmadığından, kutsal emaneti korumak için bir yasa çıkarmışlar. Bu yasaya göre, sabah, öğle, akşam, günde üç öğün, bütün ulus, atalardan kalan emaneti koruyacaklarına ant içmek zorundaymış. Bu andı içenlerin hiçbiri, korudukları kutsal emanetin çalına çalına, en sonunda bir paslı teneke olduğunu hiçbir zaman bilememiş.
    Aziz Nesin
    Nesin Yayınevi,Epub
  • Yağmurlara açık bir sokağın kaldırımlarında ayak izlerimin bıraktığı buğu
    Gökyüzünde bedenimin çizdiği çığlık
    Gide gele yalnızlığa, gide gele ölüme ve acıya yoruldum artık
    Su olsaydım donardım, hiç değilse kendi sınırlarımın bilincine varmak için
    Ateşleri ayrı, külleri ayrı yerlerde saklardım
    Ömrüm eksilere, artılara teşne
    Parmak hesabıyla bilgisayarların nasılsa aynı sonuca vardığı bir işlemde
    Bir çocuğun unuttuğu şeyleri sanki bir başka çocuk anımsıyor boyuna
    Aklımda ne yaz günleri, ne de zeytin ağaçları kaldı
    Ellerimle kürek çeker gibi yürüyorsam ve bunu gören Mersinli olduğuma yoruyorsa
    Dünya bir deniz diyorum, insanlar kaya parçası
    Mersin bir deniz feneri olur olsa olsa
    Toprakla gökyüzü arasında, yerçekiminden kaçanları uyaracak
    Ömrüm, benim ömrüm hangi mezar taşına sığacak
    Keşke bir mermerci olsaydım Müftü Köprüsü’nün orada, kendi yazıtımı denize, gökyüzüne bakarak kazısaydım
    Bu dünyada o kadar çok şey yaşadım ki, bana hiçbir şey yaşamamışım gibi geliyor
    Her hücrem yüzlerce anıyı bir barajın kapaklarını açması gibi bırakacak
    Yağmurların yağdığı bir Ankara akşamı
    Mersin’in görüntüleri olur olmaz bir yerde Ankara’nın görüntülerine karışıyor
    İkisini de sevdiğimi geç anladım
    Mersin’de doğduğumu nasıl biliyorsam, adım gibi biliyorum Ankara’da öleceğimi
    Her insanın gerçek kenti anılarının kentidir
    Nüfus müdürlüklerini asıl insanın belleğine kurmalı

    Annemin bile Mersin deyince hala gözleri dolar
    Babam yaşasaydı Fedai Mustafa’yı sokak ortasında nasıl kovaladığını anlatırdı, o Toto Kazım’ın barında şarap içer, iki dirhem bir çekirdek
    Kentim benim, kentim benim kentim!
    Her sokağı gökyüzüne açılan

    Kaya ağabeyi kimse tanımaz, tam yirmi beş yıl Kanada’da kalmış bir adam
    Geldi, gelir gelmez bana Mersin’i anlattı, iyi mi
    Bütün güzel insanları Mersin’de toplamak gibi bir gücüm olsaydı
    Denizi sabah akşam turuncuya boyardım, varsın gökyüzü aynı rengiyle kalsın
    Kaya ağabey benim amcamın oğlu, Pavase’nin Güney Denizlerinde anlattığı amca oğlunun hık demiş burnundan düşmüş
    Bir kentin yüzü uzaktan bakınca bir insanın yüzüne benzer
    Acı çeken, sarsak, çizgi çizgi
    Kendi yüzümü aynada görünce çığlık çığlığa sokaklara dökülmediysem bunda Mersin’in payı var
    Bu şiir de bir gün elbet yorar beni
    İlk yağmur damlası düşünce tufan kopacağını anlarım ve çekip giderim

    İşin kolayına kaçıp, herkesin bir Mersin’i vardır derim, kurtulamam
    Herkesin bir burcu, bir adresi, bir adı... ne bileyim ben, bende olan ya da olmayan yığınla şeyi
    Ama herkesin Mahmudiye mahallesinde 8 nolu bir evde bırakılmış bir çocukluğu yok, olması da gerekmez
    Ama bütün çocukların bir uçurtması vardır nasılsa
    Gökyüzü ta ufuk çizgisine kadar geçmiş boynuma
    Boğuluyorum ve bundan yakınacak, dövünecek değilim şimdi
    Bin acı birikse ancak bir şiir doğurur
    Anne niye bir tek Ahmet Erhan olarak doğurdun beni?
    Hücre hücre olsaydım, köpük köpük, çizgi çizgi
    Dünya kadar Mersinim olurdu, dünya kadar düşüncem, sevgilim, umudum, umutsuzluğum, gözüm, kulağım, elim
    Paris’teki ağabeyimle el sıkışırken, bir elim Ankara’da onun için şiir yazardı
    Adını bile anmaya korktuğum ağabey, nasılsın, sana bu şiirde bir yer vermemek olmazdı
    Defter çökerdi ya da kendi kendini dürerdi bir çarşaf gibi
    O çarşafta özlem var bunu bil, o çarşafta dinmeyen gözyaşlarının buğusu
    Akranlarımla oynamayı sevmezdim ben çocukken, bunun bir açıklaması olmalı
    Şimdi de en yakın dostlarım benden en az on yaş büyük ya da ufak
    Konuşamıyorum, kimseyle barışamıyorum, aynadaki yüzümle bile
    Ve ancak her sabah cam kırıklarından onu yeniden yarattıktan sokağa çıkabiliyorum
    Neden bilmem biri enseme vurmuş gibi dönüp ardıma bakarak, günler geceler boyu oturdum Mersin için bu şiiri yazdım
    Ne ben tilkiyim, ne de Mersin kürkçü dükkanı
    Ölüme mi yaklaşıyorum, yoksa bir an durup da ufuk çizgisine bakma isteği mi bu?
    Artık ne olacaksa olsun, dindi türkü, atlastaki Mersin haritasını bıçakla oyup çıkardım
    Ve odamın duvarına astım
    Sustu ölüm. Sustu yaşam. Bir yorgunluk.
    Beni anlamasanız da olur artık
    Sekiz şubat bindokuzyüzellisekiz . Ölüm nedeni: Bilinmiyor. Ülkesi: Akdeniz.
    Kova burcundan bir çocuk
    Taammüden intihardan sanık...

    Ahmet Erhan
  • Bir insanı olduğundan büyük göstermek ters etki doğurur onu küçültür..!!
  • ..cüssesi küçük, ancak itaati ve günahı büyük bir organdır.
    İmam Gazali
    Sayfa 12 - semerkand