Yirmi yaşındayken tutkusu kesindi: Benim kaderim bir tek şeydir, o da şan ve şeref, evet, şan ve şeref! Ne tür şan şeref özlediğini ya da ne tür şan şerefe uygun olduğunu bilmiyordu. Sadece, dünyanın karanlıkları içinde bir yerlerde salt kendisi için var edilmiş bir ışıklı nokta olduğuna ve günün birinde bu ışığın salt kendisini aydınlatmak için yaklaşacağına inanıyordu.
Ve hakkı olana erişmesi için dünyanın altüst olması gerektiğine de, düşündükçe daha çok inanıyordu. Şeref ve dünyanın alabora olması kesinlikle birbirine bağlı şeylerdi.
"Arkadaşları oraya "zavallı boş evcik" adını boşuna takmamışlardı belki de. Noboru bu boşluğun kendi dünyasındaki boşlukla ilintili olup olmadığını merak ederdi."
... "ölümün doğum ânında kök saldığını ve insanın ömür boyu bu kökü sulayıp yetiştirmekle yükümlü olduğunu düşü nüyordu. Ona göre, üreme uydurma bir masaldı. Öyle olunca toplum da uydurma demekti."