Aşk, dünyada oluş amacımız. Neslimizin devamı için üzerine koyduğumuz en tatlı kılıf. Zamanla aşık olma becerimizi kaybediyoruz bence. O duygunun yerine kendimizi güvenceye alacağımız başka şeyler koyuyoruz.
Okul zamanlarında, üst katta dolanan çocuğa nasıl aşıktın mesela. Soyadını bile bilmezdin, şanslıysan teneffüste tuvaletin önünde denk geldin geldin, gelmedin o günü çocuğu hayal ederek geçirirdin. Sonra ilişki yaşama olayına girdik, sevgililik. Anamız babamız duymasın ama sınıftakiler duysun. Kafamız allak bullaktı, topu topu bir avuçtan ibaret kalbimizi al diye bebenin önüne sermek falan istiyorduk. Her izlediğimiz filmde kendimizden bir şeyler bulup, başrolü hep ona veriyorduk. Onunla aynı üniversiteye gidecektik, onu her geçen gün daha da çok sevecektik. Dünyada başımıza gelen en iyi şeydi. Yaşamamızın tek bir amacı vardı, bütün günü ona anlatmak. Ta ki büyüyene kadar. İlk hayal kırıklığın, ilk acın. Arabeskle ilk tanışman. Kimimiz o acıdan beslendi yıllar içinde. O acı yetmedi, gitti kendine sürekli daha kötüsünü buldu. Kimimiz küstü, içine kapandı, korktu. Kimimiz de nasılsa üniversiteyi kazandım diye sallamadı şimdi abartmanın alemi yok. Garip bir dünyaya girdik sonra. Cinsellik, doğru ve yanlışlar, öğütler, kadın olmak, birine sahip olmak. Aynı eve çıksak babam beni öldürür; bir gün daha görmezsem ben ölürüm. Evde abin su istese içine tükürüp götüren sen; ders çalışan sevgilin için pervane böceği misali dolanıp durmaya başlarsın etrafında. İlk kıskançlık bir de. Diğer duygulara asla benzemeyen. Tanımadığın bir sen ortaya koyan. O içindeki büyük öfkeyi hissettiğin an. İlk aldatılma. İlk vazgeçmen. İlk kavgalar. İlk ‘ben ne yapacağım?’ soruları. Erkekleri anlamaya çalıştığın o anlar. Hormonları mı yönetiyor, beyni mi yok, beyni yoksa neden buradayım