Edebi bir metni okuyamayacak kadar hasta olduğum bir gün Storytel’den bir şezlong kitabı açayım da dinleyeyim dedim. Aşağılamak için bu şekilde tarif etmiyorum. Ben kolay okunan, akıcı, fikirlerden çok olayların anlatıldığı, edebi derinliği nispeten daha az olan kitapları şezlong kitabı diye kategorize ediyorum ve bazen kafa dağıtmak için ya da çok yorgunsam ama hâlâ bir şeyler okumak istiyorsam bu kitaplardan da okuyorum. Bu türün iyi örneklerinin, hayat akışında karakterlerin başına gelen olaylardan çıkarılacak derslerle ya da insan ilişkileri konusunda bir şekilde katkıda bulunacağını düşünüyorum. Neyse efendim, grip olduğum bir gün, Storytel’de çok beğenildiği için bu kitabı açtım ve dinlemeye başladım. Sayfalar ilerledikçe benim sinir katsayım da yükselmeye başladı. Kitabın ortasında daha fazla dayanamadım ve bıraktım. Sinirim geçmedi. Dedim ki sonuna kadar dinleyeyim, hak etmiyor ama bir inceleme döşeyeyim bari de sinirimi öyle boşaltayım. Çok sinirlendim çünkü ha okuyucuya “sen düşük IQ’ya sahip basit bir hayalperestsin” demişsin, ha bu kitabı yazmışsın. Eğer 15 yaşında, bir gün yakışıklı beyaz atlı prensinizin sizi bulacağına gerçekten inanan, aklı beş karış havada bir ergen değilseniz bu kitabı beğenmenize olanak yok. Birazdan kitabın özetini verdiğimde bana hak vereceksiniz. Hiç çekinmeden spoiler veriyorum çünkü bir önemi yok; ortalama zekâda birisi zaten en başında her şeyi kabak gibi tahmin edebilir.
Şimdi başrolümüz biraz tombul, çok da güzel olmayan ama aslında güzel olan, dağınık, sakar, beyaz yaka bir kız. (Yazar sanırım okuyucu kendi ile özdeşleştirsin diye genel profile uyan bir karakter seçmiş.) Bu kızımızın aynı Türk dizilerindeki gibi iki tane yakışıklı patronu var. Birinci patron aileden zengin, görgülü, görenekli ve evli; ikinci patron kendi