Kimse ben gibi olmadı, kimse gibi olmak istemedim. Görmeden, duymadan, sarılamadan, gözlerinin içine bakamadan, gözlerinden dökülen gözyaşlarını parmaklarım ile alıp toprağa gömüp “bitti bu da sondu, gözlerin acıdan değil mutluluktan yaş dökecek diyemeden” içim yana yana sadece bir kalemin mürekkebine sıkı sıkıya sarılarak verdim tüm mücadelemi. İçinde sen, anahtarı içeride olan çelik bir kapılı bir evin merdivenlerinde divane gibi bir aşağı indim bir yukarı çıktım, gözyaşların ile mücadele ederken kırılmayan, açılmayan o kapının anahtarının içeride olduğunu hatırlatmaya çalıştım, feryat yaşları artmaya başlayınca elimde ne kadar anahtar varsa denemeye olmayınca kapıyı yumruklamaya kırmaya çalıştım. Korkuyorum dedin, kapıya öyle vurma korkuyorum dedin. Burada vakit harcama, kapıyı açmaya çalışma git, kendi hislerin için kendin için mücadele et artık dedin. Çaresizce ses yapmayı bırakıp karşılıklı olarak yaslandık kapıya. Tüm şiirlerimizi, tiyatrolarımızı, filmlerimizi, kitaplarımızı, eserlerimizi o şekilde okumaya, izlemeye, yazmaya çalıştık. Dinlenmiş bir zihnin sana anahtarın içeride olduğunu hatırlattı. Ellerin anahtara her gittiğinde arkandan bir ses “nereye!” dedi. Sustun, kalktın, yer değiştirdin, divane gibi sen de dört döndün evin içinde. Karmakarışık anların, dünyanın içinde elimde fener ile bazen dikkatli adımlarla bazen de “”sağ sola çarpıp şiddetli sesler çıkararak”” yolumuzu bulmaya çalıştım. Pekala ben de insandım. Sevme, sevilme, kavuşma, sahiplenme, kıskançlık, üzülme, haykırma hislerine sahiptim. Tek zaafım vardı bu yolda o da kaybetme korkusuydu. Buna benliğimin hakkı vardı diye düşündüm. Çünkü karşılıklıydık.
Şimdi hüküm verilmiş. Karar net bir dille ifade ediliyor. “Kitabın sayfaları yandı, manolya kurudu.”
Beni herkesin görmesine duymasına