“çok içme, dedi bana. yoksa kötü düşler görürsün. suçlu ve yalnız kalırım karanlığın ortasında. elini tutamam ve notaların hepsi kurşun gibi batar kalbimize.”
gözlerime bak, düşüyorum. ve artık duvar kağıtlarının bile içine sızıyorum. durduruyorum kalbimin atışını. öyle ustalaştım ki,,, sihir gerekmiyor artık bana, büyülerin gerekmiyor. öyle çok bavulumu toplayıp kaçtım ki kalbimden; şimdi parçalarım mı geride bıraktıklarım, yoksa kaçık çoraplarım mı bilemiyorum.
babam sustu. sustu, sustu, sordukça sustu. o zaman, kırgın olunca insan nasıl cevap verir anladım. bana tecavüz edenleri vuramazsın ki. babam değilsin ki. damağımda kalan şu ılık kanı, evde açık kalmış tek ışığı ve o an salonun ortasında İspanyol perdelere tutunarak yere yığılmamaya çalışan hayatı..
parçalanmış çocuk sesim, kurtaramazsın ki beni.
bana anlatılan tüm tarihlerin kahramanlığına sığınamayacak kadar kimsesiz kalan çocukluğum. az öğrenmeliydim, az soru sormalı, hiç yanıt beklememeliydim. ama, bir sabah bunları yaptım. kazanılmış nefretlerin övüncü sindi aynalara. ve bir de utanç.
kendine söyleyemediklerini dudaklarının kenarı anlatır bana. korkularını, korktuklarını. her şeyi, her şeyi unuturum. sadece bir fotoğraf için evime diğer gecelerden daha erken dönerim.